Sivrihisar Haberleri

Eskiden Sivrihisar’da

ESKİDEN SİVRİHİSAR’DA…

Eskiden sabahleyin Annelerimiz, erkenden kalkar sabah kahvaltısına kadar, kapının önünü süpürür, ekmeklik hamurunu yoğurur, daha sonra sofrayı hazırlar, hep birlikte ailecek kahvaltı yapılırdı.

Babalarımız, işe giderken Annelerimiz tarafından dış kapıya kadar uğurlanır. Babalarımızı işe gönderdikten sonra. Annelerimiz, evde ki çocuklarına, o gün yapmaları gereken işleri bildirir. Kendisi de evin günlük işleriyle günlerini geçirirlerdi.

Her hafta, evlerin mutlaka yapılması gereken rutin işleri olurdu; ekmek pişirme, çamaşır günü, banyo günü gibi, ev işleriyle kalınsa iyi. Artan vakitlerinde ise; Annelerimiz, Bağ, bahçe işlerine uğraşırdı. Annelerimiz, dinlenmek için oturduklarında eline bir örgü alır, vakitlerini hiç boşa geçirmezlerdi. Annelerimizin ve Babalarımızın hakları ödenmez. Çok çalışırlardı…

Öğlen yemeklerimiz düzenli olmazdı. Genelde, akşam yemeğinde ailenin bütün fertleri sofra başında bir arada olması, yasal bir kural gibiydi! Aileden birisi eksik olduğunda, gelmesi beklenir ve yemeğe öğle başlanırdı.

Eskiden, İlkokul önlüklerimiz siyahtı, boynumuz da kolalı yakalıklar, Erkek çocukların saçları Amerikan (Alaburs) tıraşı o dönemde meşhurdu. Kızlarında başlarında beyaz kurdela’ları, saçları mutlaka örgülü olurdu. Ortaokula gidenlerin ise başlarında şapkaları vardı. İlkokul dönemi eğitiminde “Cin Ali ve heceleme fişleri” aklımızda kalanlar.

Okul yolundaki sokaklar, çocuk sesleriyle inlerdi. Hatırladığım kadarı ile Cumartesi günleri de okullar açıktı. Okul yolunda yürürken, konuşulmaması gereken yasak bölgeleri vardı. O bölgedeki yaşlı ev sakini, çocuk seslerinden rahatsız olduğu için, her seferinde çocukları uyarır. Oraya gelindiğinde sus-pus olunmaya çalışılsa da. Yinede o ev sakinini kızdırmak için, yüksek sesle konuşulur, azar işitilir şen- şakrak okula gidilip gelinirdi.

Okulların civarında ve sokak aralarında, pamuk şekeri, macun şekeri ve şeker ile karıştırılmış leblebi tozu satılırdı. Nedeni bilinmez! Birde, okullar arası rekabet ve çekememezlikler olurdu. “Cumhuriyet İlk okulu ile Atatürk İlkokulu” arasında adeta, savaş provası yapılırcasına rekabet olur. Her iki okulun arasındaki top (futbol) sahası, meydan muharebesinin yapıldığı yerdi… “Cumhuriyet çullu, Atatürk pullu” Çocukların karşılıklı Okulları aleyhine söylenen sözler, kucaklara ve ceplere doldurulmuş olan, küçük taşlardan mühimmatlar karşılıklı atılarak ilerlenir, tarafların ellerindeki mühimmat bittiğinde… Kaybeden taraf, okul içlerine kadar geri çekilmeye başlar ve o günün galibi belirlenirdi.

Her sokağın, çocukları bir arada olmaya ve birlikte oyun oynamaya özen gösterirdi. Bu sayede arkadaşlıklar pekişir, paylaşımlar yapılırdı. Bir arkadaşımızın elinde taşıdığı! patlak naylon top, ceplerimizde misket ile mahalle, mahalle gezerek, oyunlar oynanır, rekabetler olurdu. Sokağın Kızları, genelde sokağın içerisinde ki boş arsa veya geniş olan kısmında yakan top, ip atlama gibi oyunları oynayarak vakit geçirirlerdi.

Oyuncaklarımız kendi yaptığımız telden arabalar, taş ve ağaçtan yapılma düdük,topaç gibi doğal oyuncaklarımız olurdu. Velesbit (Bisiklet), deriden futbol topu bunları herkesin alabilecek maddi gücü yoktu. Belli ailelerin çocukları alır, onlar izin verirse binilir, vermezlerse seyretmekle yetinilirdi. Daha sonraları “Edalı İsmet” (Rahmetli) futbol (top) sahasının kenarında getirdiği, birkaç Velesbit (bisiklet)’i belirli bir mesafe arası gidip, gelmek üzere para karşılığı kiraya verir onunla yetinirdik.

Bir de o dönemlerde Tarkan, Teksas, Tommiks gibi kitaplar satılır. Bu kitapları birbirimizle değişmek suretiyle okunurdu.

Oyun aralarında ise acıktığımız’da eve gelerek, Annelerimizden hemen oyuna dönmemizin aciliyeti vurgulanarak, bazlama üzerine sürülmüş yoğurt ve üzerine ekilen toz şeker ile açlığımızı giderirdik.

Mahalle (Köy)’lerimize, eskiden Çeşnici, dediğimiz satıcılar gelir. Onlara arpa, buğday, yumurta ve yapağı verilerek karşılığında; kırık leblebi, siyah üzüm alınırdı.

Okul tatillerinde bilhassa yaz dönemlerinde; bir Terzi, Berber veya iş yerinde çırak olarak çalışır, haftalık olarak harçlık alır, aldığımız harçlığın bir kısmını kendimiz için harcar. Bir kısmını da o dönemde, var olan sinemaya gitmek için saklardık.

Okullarımız tatil olduğunda Mahalle (Köy)‘lerimize, yaylalarımıza gidilirdi. Bizim tatil yerlerimiz oraları idi. Bağ, bahçe ve hayvanlar ile içice olmaktan mutlu olurduk.

Çocukken Mahalleden dışarıya gitmememiz için devamlı uyarılırdık. Çarşıya Anne veya Babamız izin verdiğinde ve sadece ev ihtiyacı için gidilir, mutlaka yanımızda da sokak arkadaşımız olurdu. Çarşıya gezmek için gidilmezdi, Babalarımızın duyup kızmasından çekinirdik.

Eskiden, Milli ve Dini bayram günlerinin gelmesini umutla beklerdik. Sadece o günlerde harçlığımız olurdu. Bayramların gelmesi ve Okulların açılmasıyla ancak yeni elbiseler ve ayakkabılar alınır, onlarında mutlaka bir numara büyük olmasına özen gösterilirdi. Yeni elbise alındığında, onları giyme özlemiyle uykularımız kaçar sabahlar olmazdı… Giysilerimiz alınırken en az bir yıl kullanmamız için sıkı, sıkı tembih yapılarak garanti süresi belirlenirdi. Eskiyen giysilerimizin yerine yenisi alınmaz, tamir edilerek yeniden kullanılırdı. Giysi alınmadığı zamanlarda ise, bizden büyük olan ağabey ve ablalarımızın kendilerine dar gelen eski giysilerini giyerdik.

Ayakkabılarımız, naylon ayakkabı ve terlikler idi. Çeşitli renklerde değişik biçimleri olan, yüzeyin de delikleri olan üstten ayağı kavrayan kemeri tutturmak için, demir saçtan yapılma yaylı tokası vardı, onunda açıp kapatırken ayağımızı yara olurdu.

Dini Bayramlarda, akrabalardan başlanılarak mahallemizdeki komşular ile sokağın tamamı gezilir. Eve geldiğinde büyükleriniz tarafından, kimlere gittiğimiz tek, tek sorulurdu.

Milli Bayramlarımız neşe içesin de kutlanır, önlüklerimiz ve kıyafetlerimizin temiz olmasına özen gösterilir. Sınıflarımızı Atatürk ve Türk Bayraklarıyla donatır süslerdik.

Eskiden evlerimizde, buzdolabı yoktu. Yiyeceklerimizi, tel dolaplar da, ambarlarda kışlık yiyeceklerimizde evlerimizin alt katında bulunan izbe (kiler) dediğimiz serin yerlerde tutulurdu.

Eskiden evlerimizde, aygaz-tüp yoktu. Yiyeceklerimizi pişirmek için, Kuzine Soba, Tandır veya gaz ocağını kullanılır, gaz ocağının yakılması da meşakkatli idi. Gaz ocağının gözenekleri tıkandığında ise, bir tel ile gözeneği açmak için uğraşır durulurdu. Kuzine soba ve Tandırda pişen yiyeceklerin tadı da bir başka olurdu.

Eskiden evlerimizde, çamaşır makinesi yoktu, onun yerine evlerimizin Bahçesinin (Hayat) bir köşesinde. At arabası tekeri büyüklüğünde yuvarlak doğal taş “Dondaşı” olur. Onun üzerinde kat, kat serilen çamaşırlar, aralarına serpilen kil-sabun tozu, ağaçtan yapılma “tokaç” ile vurmak suretiyle yıkanırdı. Diğer bir yanda yanan tandır, üzerinde kazanlarda ısınan su ile çamaşırlar yıkanır ve durulanır dı. Yıkanan çamaşırları İki kişi karşılıklı kolları ile burkarak sıkıp, sudan arındırır, bir duvar üzerine veya karşılıklı duvardan duvara çekilen ip üzerine, sermek suretiyle çamaşırların kuruması sağlanırdı.

Eskiden Mahallemizde, ekmek pişirilen kerpiç veya tuğladan örülme tandır tarzı fırınlar vardı. Hemen, hemen her mahallede olur. Evlerimizde hazırlanan tepsi içerisine konan hamur fırına götürülür ve pişirilirdi.

Eskiden 5 ila 7 harften oluşan Telefonlar vardı. Oda İtfaiye, Hastane, Karakol gibi önemli yerlerde olur. Şehir dışından bir telefon geldiği zaman, mahallenin muhtarı tarafından haber verilir, ona göre haberleşme sağlanırdı. Telefon almak merasime tabi yıllarca beklenirdi.

Komşularımız ile birbirimizde ayrılık olmazdı. O dönemler de şimdiki gibi bolluk yoktu, komşular birbirlerinden yağ, tuz gibi temel ihtiyaçları ödünç istenir. Daha sonra alınan ihtiyaç maddesi alındığı kadarıyla geri verilirdi.

Her akşam mutlaka! bir komşuya oturmaya, ziyarete gidilir. Komşuya gitmeden evvel evin çocuğu, komşuya gönderilir ve müsaitseniz size oturmaya geleceğiz! diyerek izin alınarak gidilirdi. Komşudan ayrılırken gelme sırası sizde diyerek! uzun, uzun telkinler yapılırdı. Kış akşamları uzun olduğu için, mısır ve buğday patlatılır, yaşlı olan büyüklerimizden dinlediğimiz masallar, hikayeler ile avunurduk. Gecenin devamında da mutlaka ara-aşı (arabaşı) yutulurdu.

Eskiden Televizyon yoktu, eski büyük pil ile çalışan radyolar vardı. Haberler, arkası yarın, türküler dinlenir, onunda çalınma saatlerini büyüklerimiz belirlerdi. Siyah ve beyaz yayın yapan Televizyonu evlerimizde 1973-74 yıllarda gördük. Daha öncesinde, Televizyonu olan evlere giderek seyrederdik. Televizyonların açılış ve kapanışı İstiklal marşı ile olur. Gece yarısının tam ortasında yayınlar dururdu.

O dönemde bir de mahalle bekçilerimiz vardı, onların düdük çalmasıyla artık! çocukların uyuma vakitlerinin geldiği belirlenir, uyumamız için gerekli uyarılar yapılırdı.

Eskiden evlerimizde Kış hazırlıkları yapılır, sokak içerisindeki kadınlar bir araya gelir (imece) usulü ile yufkalar pişirilir. Yufka pişirilirken yanında mini, gözleme, dürüm gibi yiyecekler de pişirilerek, sokak içerisindeki komşulara dağıtılırdı. Yine bir araya gelerek makarna, tutmaç, erişte hamurları kesilirdi.

Her Sokağın başında bir çeşme olup, evlerin su ihtiyacı oradan temin edilirdi. Çeşme başında selamlar verilir, hal-hatır sorulur, muhabbet edilerek komşuluk ilişkileri pekiştirilirdi.

Eskiden Harman kalktığında, Bağ bozumunda, Hıdırellez günlerinde, Sokağın tüm Aile fertleri bir kamyon kasasında veya o günün vasıtalarıyla, Hamamkarahisar Mahallesine (Köyüne) şifalı suyu için gidilir, orada piknikler yapılır eğlenceler düzenlenirdi. Birde Ayaş içmece (eşmece) kaplıcaları, her sene mutlaka birkaç gün de olsa gidilirdi.

Çarşıda pazarda herkes bir birini tanır, selam verilmeden geçilmezdi. Büyüklere saygı duyulur. Küçüklere ise sevgi gösterilirdi. Selam vermeyene veya almayana karşı tavır takınılır. Neden alıp, vermediği konusu sorun teşkil ederdi.
Yaşlıların kahvehanesi farklı, Gençler de ayrı bir kahvehaneye gider. Orada insanımızın kaynaşması, samimiyet ve arkadaşlıklar pekiştirilirdi. Dışarıdan gelen bir hemşerimiz olduğunda, ona karşı hürmet ve itibar gösterilir. Yaşlılarımıza saygıda kusur edilmezdi.

Bir cenaze olduğunda, sabahleyin erkenden cenazenin olduğu, hane sahibinin evinin önüne tabut bırakılır, cenaze olduğu mahalle ve sokak sakinleri tarafından bilinmesi amaçlanırdı. Cenaze namaz vaktinden önce kendi evinde yıkanıp, kefenlendikten sonra tabut içerisinde omuzlarda taşınarak, Camiye kadar eşlik edilirdi. Ayırım yapılmadan mutlaka her cenazeye katılım sağlanırdı. Kahvehanede oturanlar cenaze tabutla geçerken, oturdukları yerden kalkarak saygı gösterilirdi. Esnaf cenaze geçerken işini bırakıp, tabuta omuz vererek hürmet gösterilirdi.

Mahallenin çocukları, cenazenin gömüleceği mezarlığın duvarına, tek sıra halinde dizilir. Zeki amcanın kese kağıdı içerisinden çıkartarak, herkese birer tane olmak üzere verdiği şekerler alınır, çocuklar sevindirilirdi.

Düğünlerimiz bir başka güzel olurdu. 3 gün 3 gece olur. Cuma akşamı başlar, Pazar akşamı son bulurdu. Söz alımı, Nişanı, Ceyiz görmesi, Kına yakma, Güveyi giydirme her bir merasim neşe içerisinde geçer, sandıklarda dürülü olan; yöresel giysiler, takılar sarka, sevai don, bindallı, uzun entari, mayhar, incili küpe, Sivrihisar cebesi ve incisi çıkarılır hazırlanırdı. Her giysinin kullanımı merasime göre değişirdi. Bu giysi ve takılardan elinde olmayanlar, olanlardan ödünç ister, yöresel kıyafetin mutlaka giyilmesine özen gösterilirdi.

Düğünlerde sofralarımız da; Bamya Çorbası, Etli Pirinç pilavı, Un helvası, Üzüm hoşafı olur. Kurulan sofralara tek bir sini etrafında oturularak, birlikte yemek tabağına kaşık salınarak, neşe ve şenlik içerisinde yenirdi.

Ramazan aylarında yiyecek ve içecek satan dükkanlar kapalı olur. Açık olanlar ise camlarını kapatarak, dışarıdan gelip geçenin görmemesi sağlanırdı. Açıktan yeyip içmek ayıplanırdı. Ramazan gecelerinin ayrı bir tadı vardı. Ramazan davulcusunun sahurda gelmesini bekler, manilerini dinlerdik. Sabahlara kadar acık olan kahvehanelerde muhabbetler, söyleşiler olurdu. Yine Ramazan geceleri Terzi gibi iş yerleri bayramlık elbiseleri yetiştirmek için, sabaha kadar açık olurdu.

Sokağımızın kadınlarının hamama giderlerken, sanki harbe gider gibi! sokak içerisinde konu-komşuya mutlaka seslerini duyururlardı. Koltuklarının altındaki hamam çıkıları olur, çıkı içerisinde temiz giysileri, hamam tası, sabunu, kesesi ile ekmeği dahi olurdu. Hamamda yıkanırken arada bir mola verilerek dışarı çıkılıp, getirdikleri yiyecekler yenirdi. Hamamlar sabahleyin Erkeklere, öğleden sonrada kadınlara açık olurdu. Hamamda yıkanmanın da adap-erkanı vardı.

Eskiden her sokağın başlarında, kadınların oturduğu köşe kahvehaneleri vardı. Evden şiltesini alan, taburesini alan veya sekiler de otururlar. Geleni getirir, gideni götürürlerdi. Gelip geçen ayaklı gazeteler den de günlük olup, biten sıcak haberleri alırlardı.

Çarşamba günü pazar alışverişi için, Annelerimiz tarafından kilerde tavanda asılı duran, örme sepetler indirilerek kapının arkasına konurdu. O günün Çarşamba Pazar alışverişine gidileceği bildirilirdi. Annelerimiz sabahleyin erkenden yoğurt pazarına gider yoğurt ve süt ürünlerini alır, daha sonra sebze ve meyve alışverişi için tekrar gidilirdi. Civar Mahallelerden (Köylerden) At arabaları ile eşeklerle Çarşamba günü Pazar alışverişi yapmak, aynı zamanda kamu-kurumlarda ve esnaf ile olan işlerini görmek için mutlaka Sivrihisar’a (Şere) gelinirdi. Pazar alış verişi yapılıp, eşya çok olduğunda İlçede şadırvan kenarında duran, At arabası ile eşyaların evlere taşınması sağlanırdı.

Evlerin temel ihtiyacı olan şeker, çay gibi alış verişler, bakkallardan veresiye ile alınıp borç yazdırılırdı. Bakkala borç ödemelerinde tamamı ödenmez (küsurat) bırakılarak borç bir türlü bitmez devreder dururdu.

Eskiden Nişan, düğün gibi özel günler için yapılan, tuhafiye giyim gibi alış verişler; Harmanda, kuzuda, yapağı kırkımın da ödemesi diye veresiye (borç) ile olurdu. Hatta Mahalle (Köy) lerimizde yeni doğan çocukların nüfus kayıtları bile işlerin çokluğu sebebiyle bu dönemlerde yazıldığı hep söylenir.

Tarlalarımızdan elde ettiğimiz Buğday (Tahıl) çeşitleri, İlçe merkezi, Kaymaz, Babadat gibi Mahalle (Köy) civar yerlerdeki değirmenlere un-bulgur elde etmek için gidilirdi. Oralarda elde edilen un ile evlerimizde pişirilen ekmekler buram, buram kokar kokusu sokağı kaplardı.

Bütün bunları anlatırken, geçmişin yaşanmışlıklarını paylaşmak kadar. Bugün ile dün arasında neler kaybedip, neler kazandığımızın farkına varabilmek. O dönemler çok fazla teknolojinin olmadığı. Ama! Komşuluk, Arkadaşlık, Samimiyet, İnsanlık, Vefa , Büyüğe saygı, Küçüğe sevgi,Terbiye, Utanma, Merhamet, Dostluk ve Çalışma vardı. Adet, gelenek ve göreneklerimiz yaşatılmaya çalışılıyordu. İnsanımızda doğada, yediklerimizde, içtiklerimizde doğallık ve özgünlük vardı.

Bugün, yaşamımızı tesiri altına alan, hayatımızı kolaylaştıran Teknolojik cihazlarla yaşamımızı değerlendirmeye çalışıyoruz. Ancak, yaşamımızda anlamları olan değerleri kaybettiğimizde, bir şeylerin hep eksik kaldığını hissederiz içimizde.

Yeni bir yılı daha geride bırakırken, yaşamda hoş bir seda bırakabilirsek ne mutlu… Sevgiyle kalın…

NİYAZİ KOCA

Add Comment

Click here to post a comment

logo

Facebook Sayfa