Blogspot

Her Şey Anlayana

Yalnızlık, isimli bir arkadaşım var.

Vefakarlığına diyecek yok amma, kıskanç mı kıskanç. Kimseyle dost olmamı istemiyor; kimseyle iki laf etmeme razı değil. Mutlaka onunla konuşmalı ve mutlaka onunla baş başa kalmalıymışım…

Evde, çarşıda, iş yerinde hatta trende ve vapurda hep aynı hal: O, daima benimle beraber ve benimle sıkı fıkı. Gören olsa kim bilir ne der? Fakat onun umurunda değil.

Bir de bakarım ki eli omuzumda, başı göğsümde: ‘Büyük isimler, küçük insanları iyice küçültüyor’ derken o, ‘Doğru’ diye cevap verir, onunla sohbete başlarım. Tam bu sırada çocuk sormaz mı: Baba ondalık kesirlerin bölümünde virgül nasıl sağa kaydırılır?

– Hay Allah iyiliğinizi versin, durun hele biraz.
– Baba, boştun da.
Bir de bakarım ki, yalnızlık kıs kıs gülüyor. Ve dostça fısıldar:
– En kötü babalar, küçükken yaptıklarını unutandır…

Böylece iki problemle karşı karşıya kalırım: Çocuğun sorduğunu mu, yalnızlığın söylediğini mi çözeyim?. Yorgun kollarında iki karpuz taşıyan adam gibi, karpuzları bıraksam olmuyor, taşısam hal elvermiyor.

Vakit de akşam. Açılan alnım, guruba işaret ediyor. Ak’lar şakaklarıma inmeye başladı. Yani dağların eteklerine kar yağdı, artık sonbahar…

Az kalsın unutacaktım: Yahya Kemal’le bu yüzden aramız açıldı: Bizim yalnızlık isimli arkadaşımıza iyice çatmış, onu paylamış: “Yalnızlığın azabı her işkenceden beter: Yalnız bu kahrı, insanı tahrip için yeter” demiş.

Bunu okuyan yalnızlık, haklı olarak dert yandı: ‘Sana bir kötülüğüm var mı?’ dedi. Sonra bana… Evet, evet düpedüz bana kötülük edenleri bir bir gösterdi: ‘Şunlarla bir arada olmaktansa, başını dizime koyup uyuman daha iyi değil mi?’ dedi.

Yerden göğe kadar haklı; hatta ben daha da ileriye giderek: ‘anarşizme yuva olan bir vatanım olmaktansa Yalnızlık vatanını yurt edinmeyi tercih ederim’ demek lüzumunu hissettim. Ne ise…

Abdülhak Hamid’in Makber ’inde, kendine ait tek mısra yokmuş. Fatıma uyurken, Hamid yalnız iken. ‘Yalnızlık’ onu alıp götürmüş, ona bir mezar göstermiş: ‘Senin mezarın’ demiş. Hamid, mezarı kendinden çok karısına yakıştırmış: Türbeni görününce anlarım ki, Öldüm, bana türbedar sensin.

Bu tezat sanatı, Fatıma’nın sağlığında ortaya konurken, kefen bir elbise gibi kabul ediliyor, bazen Fatma giyiyor, bazen Abdülhak Hamid!. Tabii Yalnızlık bu hale kahkaha ile gülmüş. Bunun üzerine ağıt yazan Hamid de gülmüş. Olur, böyle tezatlar…

Ya işte böyle: Biz insanlar kendimize benzeyeni severiz. Siz de benim gibi Yalnızlıkla arkadaşlık edebiliyorsanız, dost sayılırız. Aksi halde bana gülmüşsünüzdür.

***

En doğru yol bizim, varamıyoruz. Konaklar bizim, oturamıyoruz!. Şu halde dalıyla, yaprağıyla çiçeğiyle en güzel ağaçlara denk olan zakkumdan bahçelerimiz var meyvesini yiyemiyoruz.

Tarihi nasıl okudun, nasıl anladın bilmem; nineni yobaz, dedeni mürteci gösteren zihniyetin mahkûmuyuz, kurtulamıyoruz. İnsanlığı fırıncılık kadar basitleştiren iktisattan, felsefeden fayda umuyoruz.

Binlerce bina yapılsa, milyonlarca kapı takılsa ve bunların anahtarları elimizde olsa, içlerine giremiyoruz. Dağların kalem, denizlerin mürekkep olması bir yana, bir yılda bir şişe mürekkebi bitiremiyoruz.

Mevsim kurak; başı dumanlı dağları boş yere arama! Başlar yere inmiş, başlar dumanlı, ayaklara istikamet veremiyoruz. Şehirde binlerce insan soyuyorlar fakat, dağda soyulanı hazmedemiyoruz.

En güzel rüyaları şerre yormağa başladık, bu terslikten bir türlü kurtulamıyoruz. Her şeyin sırrı Çözüldü. Etekler kısaldı, perdeler açıldı mahrem kalmadı. Bu hale düşmemizin sır düğümünü kesecek İskender’i bulamıyoruz.

Gamla neşe, müjde ile kara haber, ağlamakla gülmenin yerleri değişti. Buna reform mu desek, İnkılâp mı desek, devrim mi desek bilemiyoruz.

Yenilik yapmak, yeniliği istemek iyi bir şeydir. Yenilik yapacağız diye davulu birinin omuzlaması, bir başkasının da tokmak sallaması dinlenilir cinsten olmasa gerek. Belki böylesine davul çalmak kolaydır amma dinlemesi zordur.

Menfaatini eğilmekte görenlerle birlikte yürümek kolaydır. Fakat istenilen yere varmak zordur. Taşıma su ile de değirmen döner. Bu yeniliği yaptılar, biz de inandık. Lâkin un elde etmek, ondan da ekmek yapıp yemek zordur.

Şaşkınlarla birlikte oturan bir adamın ağlayacak yahut gülecek zamanı tayin etmesi zordur. İri kimselerden ufak lafların, ufak insanlardan da iri lafların çıktığı bir cemiyette yaşamak zordur.

Arkada gidenlerin ayak uydurması eskiden beri adettir amma, öndekinin arkadakine ayak uydurması zordur.

Eşek kendi eşekliğini pekâlâ bilir. Fakat ‘eşek’ kelimesinin hakaret sayıldığı bir cemiyette eşeğe bile eşek demek zordur.

Fujiyama dağı infilak etse sadece görmeyi merak ederiz. İçimizde kıl kadar bir damar kopsa dünyayı yıkmaya kalkarız. Zira kendi acımıza dayanmak zordur.

Bilgisi az olana her şeyi anlatabilirsiniz. Fakat bir şeyi yanlış öğrenmiş kimseye bir kelime öğretmek zordur. Zaten İslamiyet’te ‘cahil’ bilmeyene değil, yanlış bilene denir. 

Tembele gölgesi yük olurmuş. Böylelerine kolay gelen bir şey olamaz. Öyle kimseler var ki, onlar için yaşamak da zor, ölmek de zordur.

Ayyaş, ayyaşlığını unutmak için içki içerse, ona ayıklığı anlatmak zordur. Küçük adama mevki, sefahat düşkününe para, çocuğa silâh vermek de zordur, vermemek de zordur.

Bütün zorlukları toplayıp bir torbaya koysak ve sıkı sıkıya bunun ağzını bağlasak o zaman da dünyada yaşamak zordur. Kolayın kolaylığını anlamak için zorluğa ihtiyacımız var. Gönüllü pilav yemeğe gitmeyenlerin, zorluğu istemeleri zordur.

Başarıların kulesine, bir bayrak gibi dikilen insanlar da vardır. Bunlar yerme gibi soğuk, övme gibi sıcak rüzgârların tesirinde kalınca sarsılır, bir o yana, bir bu yana eğilir, düşmemek için çalışırlar. Düşmemek onlar için bir başarıdır…

İnsan, bu hale gelince tükenmiş sayılır. Yani başkalarına verecek bir şeyi kalmamıştır. Geçmiş günlerin heyecanından, tecrübesinden ve bilgisinden birkaç kırıntı çıkarmak kimseyi doyurmaz.

Aç midelerden isyan, bilgisiz kafalardan cehalet, kalpsiz sinelerden zulüm çıkar; insanların bir kısmı kurt, bir kısmı kuzu olur, cemiyet bataklığa döner, bir devir batarken, batanların üzerinde geleceğin temelleri de yükselir.

Öyleyse yelken açan, dümen kullanmasını bilmelidir. Darı eken serçeye pay ayırmalıdır. Ağaca tırmanan inmeyi becermelidir. Demek ki her kazanç, ‘felâket’ isimli arkadaşıyla birlikte gelir. Yağmurla sel, hava ile fırtına, gündüzle gece, eğlenceyle çile el-eledir.

Hayvanların kıt aklı yanında, insanın ki hem nimet, hem de felâkettir!.. Başarıların merdiveninde ilerleyen insan, alçakta kalmanın çilesinden kurtulmuş fakat yükseğe çıkmanın felâketi ile burun burunadır. Artık yıldırımlardan faydalanmanın yolunu bulmalıdır. Hiç değilse kendi öz başına düşen felâket yıldırımları ile, insanlığın aydınlığını bilip sevinmelidir bile…

Cambazlar gibi tahta ayaklar üzerinde değil!. Asansör gibi medeni yükselişleri de bırak! Merdivenlerde kendini deneme! İstersen dağların tepesini çiğnemekten de vazgeç!.

Şimdi gel asırlar boyu yol alan, kıyamet menziline giden, ebedi saadeti taşıyan İslâm gemisine bin, on bin metre derinlikteki çukurların varlığını hissetmeden sen de ilerle!..

Her şey aynalardaki iç içe görüntüler gibi: Dış görünüşümüzdeki sakinliğe ve sadeliğe rağmen iç dünyamız geniş, karışık ve renkli.

Öte yanda Türkiye bir tane, dertleri binler. Beri yanda dünya ne kadar küçüldü ise problemleri de o kadar zorlaştı. Bunlardan birini çözmeye kalkışsanız. Atlas Okyanusu kadar bir yazı tahtasına ihtiyaç duyulacak…

Böylece hayalin atma binip seyahat ederken, vücut gemisiyle, ömür denizinde, kabir menziline gittiğimizi unutmamalıyız. Velhasıl duvarları aynalarla kaplı bir odada, görüntüleri sayamamanın cinneti içinde çırpmıyoruz.

Bu sefer diyelim ki, Türkiye gemisinde gidiyoruz. Hem gemi gidiyor, hem de geminin içinde biz gidiyoruz, yani yürüyoruz. Kendi hareketlerimizden elbette ki, mesulüz. Fakat gemi, bizi istemediğimiz bir yere götürüyor, bunun cefasını çekeceğiz.

Ferdin yaşayışı her ne kadar cemiyetin yaşayışından farklı ve ulvi olsa da, evvelce fertlerin bozduğu cemiyet, bugün dönüp, fertleri çürütüyor. Netice değişmiyor, Türkiye gemisindeki herkes, geminin gittiği yere gidecektir.

Hafızalar bir çeşit yaz boz tahtasına döndü. Eski değerler silinmekte, yenileri yazılmakta. Eskiden öğretmenlerin hakim olduğu okullarda şimdi talebeler hakim durumda; belki yarın, daha başkaları hakim olacaktır.

Ticaret sadece mal alıp satmak şeklinden çıkmış, servet düşmanlarının sabotajları ile haksız kazançların getirdiği problemler söz konusu olmuştur. Nerdeyse bazı kimseler (enternasyonal süpürgesi) ile sınırları silip, süpürüp dünya işçilerinden müteşekkil bir devlet kuracak.

Kızıl, sarı, yeşil ve beyaz renk kodlarının temsil ettiği ideolojilerin çarpışması hengâmında, sanki renk körleri iktidarı ele alacak. Ordularda esen demokrasi meltemi, disiplinin katılığını eritip, belki cıvıklaştıracak…

Parçalanmış aynalar şeklinde gözüken aile hizamı, nizamsızlığın içinde bir çıkış yolu arayacak, belki herkes kendi küçük dünyasında, büyük kâinatı seyredip, buna da bir mana veremeyecek.

Kalabalıklaşan şu dünyada, yitirilen değerlerin yanında, kazanılan dertlere inat, gerilen sinir telleri ile herkes bir saatli bomba gibi, patlayacağı anı bekleyecek. Böylece Türkiye gemisi yepyeni hedeflere yönelmiş durumda.

Fertler yeni atmosferlerin tesirinde, keşfedilmemiş dünyalara doğru gidiyoruz. Sanki hadiselerin ipine bağlanmış gibiyiz. Belki hayatımızın, belki dünyamızın yepyeni bir sabahında gözlerimizi açıp, yepyeni bir dünya ile karşılaşacağız. O dünyaya ayak uyduracak mıyız, uyduramayacak mıyız, kim bilir?

***

Bir orkestra topluluğuna siz de katılıp, elinize geçirdiğiniz sazı çalabilirsiniz. Fakat ahenk bozulur. İslâmiyet ve şuurlu Müslümanlar bir ahenk içindedir amma, anlayışsızlar yüzünden düzen bozulur.

Otomobilinizin gaz çubuğu yerinden çıkmışsa, onu iple de bağlayabilirsiniz lâkin motorun emniyeti bozulur. Ceketinizin düğmesi kopmuşsa, aldırmazlık edip, siyah düğmeyi beyaz iplikle dikseniz estetik ve zevk bozulur. İşte bir bütünü meydana getiren unsurların tertip, iştirak ve ittihadına geştalt denmiş.

Orkestra topluluğu bir bütündür. Bu bütünü meydana getiren unsurlar, enstrümanlar ve müzisyenlerdir. Hepsinde tertip, iştirak ve ittihat olmalı ki, istenen parça en güzel şekilde çalınabilsin.

Otomobilin bütün parçaları belli bir tertiple dizilmiş: her parça bir diğerinin çalışmasına katılıyor ve parçaların çalışmasında beraberlik var. Bunun için otomobil yürüyor.

Terzilerin vazifesi de kumaş parçalarını tertiplemek, her birini diğerine eklemek ve bir elbise meydana getirmektir. Demek ki orkestrada, otomobilde ve elbisede hata olmayacak ki, istenilen elde edilsin.

Vücudumuza dikkat edersek, milyonlarca parçadan meydana geldiğimizi anlarız. Meselâ atomlardan hücreler, hücrelerden uzuvlar, uzuvlardan da vücudumuz teşekkül ettirilmiş.

Aynı şekilde pek çok Müslümandan bir millet meydana gelir. Millet bir vücut, Müslümanlar da onun parçalarıdır. Nasıl ki, bir hücredeki anarşi, kansere sebep oluyorsa; bir Müslümanın hatası da, milletin geleceğini tehlikeye sokabilir.

Hatalı Müslümanların sayısı ne kadar artarsa, milletin hayatı da o derece tehlikeye düşer. Nihayet bu tehlike bir noktaya varır ki millet yok olmaz ama şekil değiştirir, yani Müslümanlar, İslâmî olmayan bir nizamın içinde kendilerini bulurlar. Bu halin vebali hatalı Müslümanlara aittir.

Bir Müslüman, borcu olan beş bin lirayı vermemiş. ‘Günahım ne ise çekerim’ diyor. Evet bu Müslüman günahının cezasını çekecek. Çekecek amma, sadece beş bin lirayı vermemenin değil, Müslümanlar arasındaki itimadı sarsmanın da cezasını çekecek. İşte o zaman cehennem azabı, bu günahı temizleyebiliyor.

Veba mikrobu taşıyan bir fareyi yakalayıp, muhakeme etseler: ‘Ben fazla suçlu sayılmam. Evvelâ çok küçücük bir şeyim. Sonra taşıdığım veba mikropları ise daha küçük ve az’ dese, sonra vebadan ölen insanlar ona gösterilse, elbette ki farenin bu işe aklı ermez. İyi amma insanların da mı aklı ermez?..

Bazı yerlerde okumuşsunuzdur: Bir ağaçtan milyonlarca kibrit yapılır. Bir kibrit milyonlarca ağacı yakar mahveder. Kelime-i Şehadet getirerek milyonlarca insan Müslüman olur, hatalı Müslüman ise, ibadet üzerine perde çeker, ibadet aynasını günah isiyle karartır.

Düşününüz: Mala ve şöhrete düşkünlük ne büyük yaralar açar! Müslüman Müslümana yara açarsa gayrimüslimler bu yarayı saracak değil ya…

***

tefekkur edebiyat - Her Şey Anlayana

Add Comment

Click here to post a comment

dizi
logo
sivrihisar sehrengizi 1 - Her Şey Anlayana