Mesut Kilci Yazıları

İlk Adım

– MEKTEP HEYECANI –

Fatma Hanım ve Ayşe hemen sofra hazırlamaya koyuldular. Ayşe elinde sofra bezi, sofra şakşağı odanın kapısında görüldü. Sofra bezi; genellikle renkli, desenli pamuklu veya kumaştan yapılan sergidir. Yemek esnasında ekmek, yemek kırıntıları elbise ve kilimlere dökülmesini önlerdi. Sofra şakşağı ise bu örtünün üzerine konur, yemeğin üzerinde yer aldığı siniyi yükseltmeye yarardı. Şakşaklarda ustasının sanatı görülürdü. Ahşapta özel ağaç işlemeciliğinin güzelliğini seyrederdiniz. Siniler ayrı sanat eserleridir. Boy boy sinilerde bakır işçiliği, süsleme sanatı doyumsuzdu. O çiçek motifleri güzel yazı örnekleri insanı rahatlatır. Sofradakileri günlük sıkıntı, kasvetlerden, kötü düşüncelerden alır, güzellik diyarlarında gezintiye götürürdü.

Ayşe odanın ortasına sofra bezini serdi incili kilim üzerine ne güzel yakıştı. Sanki kır çiçekleri odanın ortasında beliriverdi. Şakşağı da örtünün ortasına açı-ortayını alırcasına özenle yerleştirdi. Bu güzelliği orta boy bakır sini ile tamamladı. Sini kenarına sofradaki kişi sayısınca oyma, çeşit çeşit nakışla bezeli tahta Konya kaşıklarını sıraladı. Fatma Hanım ayaklı bakır tasta, üzerinde dumanı tüte, tüte mahalli tarhana çorbasıyla göz, gönül ziyafetine son noktayı koydu. Kenarda yufka ve bazlama çıkını sabırsızlıkla kendisine uzanacak eli bekliyordu. Sofra mükrimlerini, şakirlerini kendi diliyle ısrarla bu şölene çağırıyordu. Anneannesi Fatma Hanım başköşeye, sırayla teyzesi Ayşe, dayısı Kazım, onun yanında Küçük Hakkı diz çöktü. Büyükleri bağdaş kurarak oturmuşlar, o annesinin “büyüklerin yanında bağdaş kurarak oturulmaz!” sözünü tutmuştu. Evin büyüğü olarak Fatma Hanım Bismillahirrahmanirrahim diyerek sağ eline tahta kaşığı aldı. Sofradaki herkes içinden besmele çekerek büyükten küçüğe sırayla Tarhana çorbasını kaşıklamaya başladılar.

Tarhana çorbasını Küçük Hakkının annesi Asiye eve misafir gelince pişirirdi. Taze yağlı süzme, koyun yoğurdundan, içine biraz yeşil mercimek biraz da kuşbaşı etten yapılmış kalın kavurma katardı. Çorbayı tencereden bakır tasa aktardıktan sonra üzerini eritilmiş koyun sütünden yapılmış, toz kırmızıbiberle renklendirilmiş sadeyağla süslerdi. Çorba: sofradakilere benimle rızıklanın diye feryat ederdi. Tarhana çorbası sabahları evden çıkmadan büyük küçük herkes tarafından içilirdi.

Sabah çorbası içildikten sonra Küçük Hakkı için evde okul hazırlıkları başladı. Dayı ile yeğen karşıdaki boş odaya geçtiler. Küçük Hakkı üzerindeki urbalarını çıkarttı. Ayşe teyzesinin hazırladıkları temiz elbiseleri giydi. Çorabını giyerken aklına annesi ve ablası düştü. Giydiği bu çorabı hatırladı. Annesi kendisi için geçen kış örmüştü. Düğünde, bayramda giysin, yabanlık olsun diye.

Anadolu’nun bu şirin kasabasında küçük el sanatları yaygındı. Genç kızlar, gelinler, nineler tarla işleri ve gündelik ev işlerinden arta kalan zamanlarında çorap, eldiven, fanila örer. Seccade, kilim, cici, zili, heybe, başlık, kese gibi eşyaları yünden dokurlardı. Bu tür uğraşılar yöre kadınlarını üretken yapıyordu. Böylece ekonomik yönden şahsi, ailevi ve içtimai olarak faydalar sağlıyordu. Genç kızlar, gelinler hayallerini, beklentilerini üzüntü ve dertlerini dokudukları kilimlere, çoraplara eldivenlere nakış, nakış işlerlerdi. Bu yönüyle de kişisel terapi sağlardı. Sonuçta toplumda sosyal barış sağlanır. Güçlüklere, felaketlere karşı iç direnç oluşurdu.

Her motifin bir ismi vardı. Eşyayı kullanacak kişinin cinsi, yaşı, yeri makamına göre motifler seçilirdi. Kağnı yolu, balık pulu, ayaş, burmalı gibi motifler bilinir, mesela ayna motifi: Yuvarlak daha çok altıgene benzer. Ailede birlik beraberlik, dostluk ve dayanışmayı simgelerdi. İşte Hakkının çorabı da bu cinstendi. Hakkı çorabı ayağına giyince annesinin yumuşacık ellerini, sıcaklığını küçücük yüreğinin derinliklerinde hissetti. Gözleri uzaklara daldı gitti… Dayısının sesiyle kendine geldi.
– Hakkı okul vakti… Geç kalıyoruz. Elini biraz çabuk tut… Hakkı :
– Tamam dayıcığım. Seni beklettiğim için özür dilerim. Dayısının elindeki henüz bağlanmamış kravatı göstererek bu nedir? Dedi. Dayısı gülümseyerek.
– Buna kravat denir. Bize batılı ülkelerden kıyafet olarak Tanzimat fermanı ile azınlıklarla gelmiştir. Tahsil görmüş, üst tabaka insanlar gömleğin yakasına takardı. Şimdi ise resmi görevli devlet memurları, öğrenciler takar. İnşallah sen de büyüyüp okuyacak, belli makamlara gelecek kravatı boynunda devamlı taşıyacaksın. Bu arada kravatı bağladı. Hakkının boynuna özenle, güzelce taktı. İşte şu çeketi de giydin mi okul kıyafetin tamam olacak. Giyim işi tamamlandıktan sonra Küçük Hakkı
diğer odadaki anneannesine koştu, boynuna sarıldı. Önce yanaklarından ve iki elini birden öptü. Ayşe teyzesinin boynuna atıldı. Ellerinden öptü. Ayşe teyzesi de onun gözlerinden öperek bağrına bastı. Sonra bir eliyle kenara çekti. Baştan aşağı süzerek;
– Maşallah, bin kere maşallah nazar değmez inşallah… Büyük adamlar gibi olmuşsun diyerek yeğenine iltifat etti. Sonra kapının önünde duran küçük ayakkabıları göstererek;
-Bu potinler senin haydi giy bakalım ayağına olacak mı? Dedi.
Küçük Hakkı sevinerek ayakkabıları aldı, elinde evirdi, çevirdi inceledi. Bismillah Tevekkeltü alallahi diyerek sağ tekini, sonra diğerini giyerek biraz yürüdü.
– Azıcıcık bol ama… Olsun sevindim. Dedi.
Evdekilerin mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Küçük Hakkı sevinçten havalara uçuyordu. Artık okuyacaktı, yazacaktı, bilgisizlikten kurtulacak, büyük adam olacaktı. Hakkının anneannesi oğlu ve torunun arkasından baktı… Gözleri nemlendi:
– Keşke Hakkı’nın babası da sağ olsaydı. Hakkı’nın bu sevincini paylaşsaydı. Dedi,
Küçük Hakkı dayısı ile dış kapıdan çıkarak yürümeye başladılar. Sokakta kimsecikler yoktu. Hakkı çok heyecanlıydı. Dayısıyla uzun süre konuşmadılar. Ayakkabılardan çıkan sesler bu sessizliği bozuyordu. Hakkının potinlerinden çıkan gıcırt, gıcırt, gıcııırt sesleri yürüyüşlerine ahenk katıyordu. Bu ayakkabılar Hakkının daha önce giydiği Angara lastiğine benzemiyordu. Adım attıkça kaldırım taşlarıyla sanki potinler konuşuyordu.

Kısa bir yürüyüşten sonra kendilerini okul bahçesinde buldular. Okul binası iki katlı, taş yapı, altı bodrum, birinci kata yaklaşık on, on beş merdivenle çıkılırdı. Dışarıdan bakıldığında bakımlı görünüyordu. Kasabada binaların çoğu toprak damlıdır. Fakat devlet dairelerin bulunduğu binaların çatıları yörede vay vay çanağı olarak bilinen kiremitle örtülü olurdu. Küçük Hakkının devam edeceği Cumhuriyet İptidaisi binası bu binalardan biriydi. Sabah ilk saatlerinde okul bahçesi kalabalık değildi. Dakikalar ilerledikçe öğrenciler, veliler birer ikişer okul bahçesini doldurmaya başladılar.

Küçük Hakkı çevreyi meraklı gözlerle incelemeye koyuldu. Bu güne kadar bu kadar insanı bir arada görmemişti. Zengini, fakiri okur, yazarı okuma yazma bilmeyeni, genci, yaşlısı bir aradaydılar. Kendisi gibi küçük yaşta çocuklarda bulunuyordu. Yaşça büyük olanlar grup halinde konuşuyor, gülüşüyor aralarında şakalaşıyorlardı. Bu kadar insan arasında gözleri tanıdık bir yüz aradı. Bulmak ne mümkün… Öğrencilerin kılık kıyafetleri üç aşağı, beş yukarı kendisiyle aynı idi. Bazıları takım elbise içinde yakalı yelek, kumaştan delme giymişlerdi. Kimisinin başında siperli okul şapkası vardı. Kız öğrenciler Sümer basması, pamuklu kumaş rengârenk, değişik model elbise giymişlerdi. Bütün öğrencilerin ayağında yöreye mahsus motif motif desen desen yapağı, tiftik yününden dokunmuş çoraplar bulunuyordu. Ayakkabı olarak; Angara lastiği, çaprazlı yazlık naylon, çarık, potin iskarpin kıyafetlerini tamamlıyordu.

Merdivenin ucunda yörede kalfa denilen hademe belirdi. Üzerinde koyu mavi iş elbisesi elinde koyun çanına benzer ses çıkaran bir alet vardı. Kırk beş elli yaşlarında orta boylu esmer tenli kalfa olanca sesiyle: Çocuklar ders saati, sıraya geçelim diye bağırıyordu. Elinde aleti elini yukarı kaldırarak sallıyordu.

Çocuklar birbirine zil çalıyor, zil çalıyor… diyerek merdivenlere doğru yürüdüler. Eski talebeler üçerli, dörderli sıra oldular. Küçük Hakkı ve yeni gelen talebeler annesinden ayrılmış süt kuzusu misali kenarda anlamsız anlamsız bir birine baka kaldılar. Birden gürültüler kesildi.

Takım elbiseli, güzel giyimli genç iki erkek muallim merdivenlerden indi. Birisi Hakkıların grubunu, diğeri eski talebeleri boy sırasına göre üçerli, hiza ve istikametlerine göre sıraya soktu. Bu sırada okulun kapısında orta yaşlı, saçlarına yeni yeni ak düşmüş saçlarını ortadan ayırmış iyi giyimli, ciddi vakur görünüşlü, uzun boylu elinde kâğıtlarla sarışın bir muallim daha gözüktü. Yavaş, yavaş ilerleyerek merdivenin başında durdu.

Büyük öğrenciler kendi aralarında fısıldanıyorlardı.
– Başmuallim… Başmuallim geldi.
Başmuallim talebeleri ve kalabalığı süzdükten sonra;
– Günaydın çocuklar !..
Talebelerin sağoool , sağooool sağoooool… Sesleri okul bahçesinde yankılandı.
Başmuallim talebelere ve kalabalığa dönerek, sözlerine şöyle devam etti.
– Kıymetli veliler ve talebelerimiz hoş geldiniz… Alkışlar. 1935-1936 ders yılı sizlere milletimize, vatanımıza hayırlı olsun. Sizlerin başarılı bir ders yılı geçirmenizi Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

Değerli öğrencilerim sizleri kutlarım. Bugünden itibaren mektepli oldunuz. Mektepler talim ve terbiye kurumlarıdır. Talim bedenimizin eğitimi, terbiye ise ruhumuzun eğitimidir. Mektepte okuma yazmayı öğreneceksiniz. Bu kazancınız istikbalde sizin hayatınızı kolaylaştıracak. Okuma yazma sayesinde yeni bilgiler öğrenecek, bu bilgileri çevrenizle paylaştıkça insanlar arasında itibarınız artacak. Eğer bu mektepten başarıyla mezun olduktan tahsilinizi yüksek mekteplerde sürdürürseniz: İnşallah muallim, tabip, mühendis subay gibi meslekler edinecek, kendinize ailenize vatanınıza faydalı evlatlar olacaksınız.

Üç yıl sizlerle beraber olacağız. Bu zaman zarfında okulunuzu, derslerinizi öğretmenlerinizi ve arkadaşlarınızı sevin. Sağlınıza dikkat edin; Erken yatıp, erken kalkınız dengeli beslenin. Hayatınız düzenli olsun! Mualliminizin verdiği vazifeleri zamanında, gereği gibi eksiksiz yapın. Muallimler talebelerini çok sever. Onların tavsiyelerine uyun! Sizin başarınıza vatanımızın, milletimizin ihtiyacı var. Zira medeni milletler seviyesine ulaşmak bilgiyle olur. Bilgide mekteplerde elde edilir. Terakki her sahada fen, teknik bilgi sayesindedir. Bilginin ilk merdiveni üç senelik bu mektepledir. Muallim arkadaşlarıma, talebelerime, sıhhatli, bahtiyar günler temenni ederim diyerek nutkunu tamamladı.

Yusuf Mesut KİLCİ
Eğitimci / Yazar

Add Comment

Click here to post a comment

logo

Facebook Sayfa