Genel

Kıran Harmanı

– KIRAN HARMANI –

Yazan yazmış, hepcağızı nasibini almış… kimi önü sıra, kimi ardı sıra koşmuş, varan bir anlatmış, varamayan üstüne iki katmış… Biri oraya savrulmuş, biri şuraya… Yokluk varmış, yoksulluk yokmuş… Bozkırda aşk, sadece var olmakmış… Değil mi ki, dinlemeyene masal, dinleyene sır kalmış…

Sıcak yaz gününde güneşin altında, bit’ten sıfıra vurulmuş kafası, her yanı bol, abesinden miras iki beden büyük pantolon, toprak kiri sıvanmış çıplak ayakları ile o gün, köy çatrağında karşılaşmasalardı; milletin itini kovalayan, çalısını çırpısını taşıyan, ekinine, davarına giden, ırgat olmaktan fazlası yazılmazdı hesabına…

Şu fukara Karkın, ne böyle adam, ne böyle at, ne de böyle yaylı görmüştü… Ona dev gibi görünen, aslında ortanın biraz uzunu, adamın çarıklarına dikmişti gözlerini… Öksüzün ayakları, o güne kadar çarık mı görmüş ki? Gerçi, tüm köyün çarıklılarını toplasan köyde bir elin parmaklarından fazla çıkmazdı… Lakin bu çarıklar siyahtı, sıkı sıkıya sarmıştı, adamın ayakları gözükmüyordu. Çocuğun bakışlarını yakalayan adam, geniş alnını, elinde ki mendil ile silerken, kasketini de yukarı doğru ittirdi. Diğer eli, atın yularını tutuyordu.

Siyah potur, krem rengi göynekli adamın önünde dikili kalmıştı. Adam tebessüm ederek sordu
– Nasılsın? Yol vermiirsiinn bana?
‘’Baka kalmıştım… Cepkenin cebinden kenarları işlemeli, beyaz küçük bohçayı çıkardı. Avucunda tutarak özenle diğer eli ile, katlarını açtı. Henüz dokuz, bilemedin on yaş ya var, ya yokum… Amaninnn bovvv… Sarı, kırmızı, beyaz, kahverengi şekerler… Bir avuçladım… Yumruma herhalde üç beş tane sığmıştı. Elim havada kaldı, anam tembihlemişti, ele aç gözlülük yapma ayıptır diye… Güneş karası yüzüm nar gibi kızardı. Açtım avucumu; şekerler bohçaya teker teker döküldü. Bu kez tek bir tane irice sarı akide şekerini alıp attım ağzıma…”

Tam hikayenin burasında, gözleri dolar gibi olurdu ‘ben ilk şekeri o zaman tattım.’ der; anlatırdı ‘ağalığı da ondan öğrendim. Çok özenmiştim onun ayakkabılarına, kıyafetine, atına… O sıralar biraz dellenmişim. Dalıp dalıp gidermişim, anam anlatırdı… Abemin Çanakkale’den şehitlik haberi taze düşmüştü ocağımıza… Baba yok, abe yok; bir ben, bir anam, bir abam…

Sonra işi gırgıra vurdurur, benimle oyun yapardı, dedem.. Uzaklaştırıldı aklından, gönlünden tarifsiz acıları…ama ben, bilirdim ondan işi gırgıra vurduğunu… Tam da onun o zaman ki yaşlarındaydım. Kahkaha atarken, zıplattığı göbeği ve beni üstünde hoplattığı dizleri arasında düşmeden durmaya çalışırdım.

– Ben baba yüzü görmemişim. Yoldaş oldum. Yaylının önüne kurulmuşum keyife bak… keyife… Yazıcıoğlu ağa da yoktu o keyif… Herkesin gözü Kamil de… Çoluk çocuğa biraz uzak duruyorum yaylının üstünde… sırnaşmasınlar diye… Amma büyüklere, azıcık samimi duruyorum, şirin gözüküyorum; kalben sevsinler diye… Zey’e gittik, Dümrek’ e gittik. ..Köyde, evlere beni salıyordu. Ben ev ev dolaşıp yumurta topluyordum. Koca adam nasıl gitsin tanış olmadığı evin kapısını da çalsın tokmağını… Değnekle kovalar bizim Anadolu kadını da herifler iş kalmaz…

– Tahminim Rahmetli, bubam ile akrandı. Bilin mi? Gazi Paşa da akrandır bubam ile… Adını hep şaşırırdım… Ben Yusuf Ağa derim… O hemencik ‘Yasef Ağa’ Yusuf Ağa

– Yasef Ağa… Yusuf Ağa- Yasef Ağa…. Söyleyeceğim ama hep unutuyorum… Duymamışım ki, hiç öyle isim… Gelmiyor aklıma’ Dedem, hikayenin bu kısmında, işi iyice oyuna bozar, tombul kocaman ellerini sağa sola çevirerek, bebelere yaparlar ya, ha öyle, beni gıdıklayacak gibi yapardı. Kıkırdardım ama anlat anlat diye sıkıştırırdım. Eeeee her dinleyişim sonunda bizim cebe de mutlak bir şey girerdi…

Anlatmıştı; bir yumurta bir para imiş… Kiminden para ile kiminden yaylı da, sandıkta bulunan kadınların saçları için tel firketeler, kurdeleler veya öte beri saklayacakları üstleri boyalı küçük teneke kutularla değiş tokuş ederlermiş… Toplanan yumurtalar yaylıda ki sandıkların içine, samanların arasına dizilirmiş… Dönüş vakti gelince, onu yine Karkın çatakta bırakır, Sivrihisar’a doğru yollanırmış, Yasef Ağa. Ayrılırken, dedemin avcuna bir kaç firkete, rengarenk kurdeleler ve topladığı her on yumurta için bir para hesap eder, kormuş… Tembihlermiş ‘firkete ve kurdeleleri ananlara ver, paralarını sakla, lazım olur’ O tarihler de bir kilogram yumurta 0,50 kuruş, 40 para ise bir kuruş, 100 kuruş ise 1 Osmanlı Lirası… İlk dönüp geldiklerinde eline 40 para bırakmış…

Şimdiler gibi tavuk o zamanlar, şişir sal fabrikasyon değil… Her evin kendine yetecek kadar tavuğu var üç beş; en fazla veren on, bilemedin yirmi yumurta verirmiş… O yıllar da, tekniği bilinmediğinden olsa gerek, kışın tavuklar soğuktan yumurtlamazlarmış. Yaz’dan saman veya kül içerisinde saklarlarmış yumurtaları evlerde, kış için… Yasef Ağa üç dört kez daha gelmiş Karkın çatrağına…

O kısma geldiğimiz de, dedem, yine donar kalırdı. Gözlerini kaçırırdı… Daha o olmuş, hiç gelmemiş, araya savaş girmiş, haber alamamış… İşaret parmağını büker, eklem kısmını, kafamın sağ yanından alnıma dayar, az acıtarak çevirir ve eklerdi ‘iyi ki çok gelip gitmemiş… yosam adımız yumurtacı Kamil’e çıkacaktı meraklıdır bu Sivrisar (Sivrihisar), adama lakap takmaya… bir yapışırdı bir daha ölsen, değiştiremezdiniz, ne baban, ne sen…’ Rahmetli böyle derdi de sarraf dükkanına gelen herkese, ilk işinin yumurtacılık olduğunu övüne övüne anlatırdı.

Yaşımızı, başımızı alınca merak ettik düştük dedenin anlattıklarının peşine… Kim derdi ki, Bozkır’ın acıları her daim varmış da, Yahudilerde nasibini almış…

Osmanlının Kırım, Rus ve Balkan savaşlarında kayıpları sonrası büyük göçler yaşanmıştır. Önce Rumeli taraflarına, sonra Anadolu içlerine planlı yapılan göçler sırasında, Hristiyan baskılarından korunmak için, Osmanlı tebaasını seçen Yahudi topluluklarının çoğu da bu göçlere katılmayı tercih etmişlerdir. Özellikle Ermeni ve Rum yerleşimlerinin yoğun olduğu bölgelerde göçmen gelenlerle denge bulması açısından küçük koloniler halinde Yahudi aileler üçer beşer aralarına katılmışlardır. Yahudilerin yeni bölgelere uyumu, tarımı öğrenmeleri ve meslek sahibi olmaları için Almanya’dan Otto Wartburg göç yolları üzerinde, dönemine göre çok modern sayılacak, çiftlikler kurulmasını sağlamıştır. Amerika’da ki Yahudi dostlarından gelen desteklerle bu amaç için 400.000 Mark katkı oluşturmuştur.

Ankara yakınlarında 1894 yılında satın alınan Tapkir çiftliğinde, çevrede ki yerleşik Hristiyanlar tarafından Yahudiler hor görülmüşler, rahatsız edilmişlerdir. Bunun üzerine barınamayan Yahudileri Gordion tarafında ki bir çiftliğe yerleştirilirler. Asurlar’a, Hititler’e de ev sahipliği yapan KRALLAR Havzası. Sakarya Nehri ve Porsuk Çayı’nın birleştiği günümüzde Ankara’nın Polatlı ilçesinin yakınlarında bulunmakta olan bölge… Adını, Frigler’in büyük kralı Gordios’dan alan başkenttir. Bizim Osmanlı Yahudileri, Gordion harabelerinin bitişiğindeki KRAL HARMANINA giderlerken çok mutludurlar.

Sakın SANMAYIN, bu işler öyle kolayca olmuştur. Osmanlı, göç politikalarında çok titizdir ve kayıt kuydat esastır. Nitekim Otto Bey İstanbul’a gelir, aracılar konur, tavizler alınır, verilir ve yer tahsisi padişahın fermanı ile yapılır. Gelgelelim, Osmanlı’nın Yahudi vatandaşlarının ‘Walburg Köyü’ diye adlandırdıkları çiftlik bataklık bölgedir. Sivrisinek ve sıtmadan eskiler bile oradan geçerken yollarını değiştirir, giderlermiş. Sormamışlar zahirler, yer seçerken kıyı bucaktaki Türkmen’e…

Otto Bey, iki ziraat mühendisini, Mozilla Abravanel ve Josef Fransez beyleri, bölgeye gönderir. Fakat, oncağızlarda bataklıkları kurutup, sıtma hastalığının yayılmasını önleyemezler. Bazı kayıtlara göre çoluk çocuk altı yüz insandan oluşan koloni sıtmadan kırılır. İlk salgında 32 çocuk ve 17 genç ölünce; aileler önce Eskişehir’e taşınır. Veee, Yahudiler Kral harmanı diye bilinen bölgeye nakil olurken soranlara ‘Ne KRAL HARMANI… bura olsa olsa KIRAN HARMANI’ derler…

1892 Alliance (Yahudi bölgesel okullarına verilen isim) kayıtlarında Eskişehir de ikamete devam eden Yahudi nüfusu yüz kişidir. Kalanların çoğu, Bursa ve İstanbul’a göç izinleri almışlardır. Birinci dünya savaşında da, bir kısmı daha terk etmiş ve savaş sonrası sayıları kırk kişiye kadar düşmüştür.

Neden mi gitmişler? Savaş kızışmış, Yunan Eskişehir’i işgal etmiştir. Bir kısmı Bursa tarafına ve dağ köylerine kaçmış sığınmış, bir kısmı Ankara tarafına… 1921 yılında Yunan Eskişehir’e girince ilk yaktıkları binalardan birisi Yumurtacı Yasefaçi Bahar’ın fabrikasıdır. Anadolu’dan topladığı yumurtaları fabrika çalışanlarına, dikkatlice kırdırarak, beyaz ve sarışını ayrı kaplarda toplarmış; ön işlemler sonrası fırınlanarak toz haline getirilirmiş yumurtalar. Müşteri kim mi? İngiltere… Savaş zamanları ihracat yaparmış. Porsuk kenarında Hoşnudiye mahallesinin en gösterişli evlerinden birinde otururlarmış… Herhalde şimdi yerinde yeller esiyordur.

Dedemin Yusuf ağası, Cumhuriyet dönemimizin ve Yahudi edebiyatının önemli şair ve yazarlarından Sayın Beki L. Bahar’ın dedesi Yasefaçi Ağa mıdır, bilemem…. Ama yazarın ‘Bir zamanlar Çıfıt Çarşısı’ isimli eseri, Eskişehir’in bir dönemine ışık tutuyor. Eskişehir de hiç sinagog yapılmamış. O dönem hıristiyan tebası baskısı izin vermemiş. Dini bayram kutlamaları için hep Bursa da bulunan sinagoglara gidilmiş. Sivrihisar da var olan küçük sinagog ise zamanla yok olmuş, var olan ve kendini gizleyen küçük Yahudi topluluğu insanları da Birinci Dünya Savaşı sonrası Sivrihisar’ı terk etmişler… Bazı görenekleri biz onlardan almışız, bazılarını onlar bizden; kitabı okuma fırsatı bulursanız, diyeceksiniz ki ‘a..aaa bizde de aynısı’

Not: Bizans döneminde, bir Yahudi şehri olan Amurium kalıntılarını da gezmenizi öneririm. Şehir 13 y.y da Arap istilaları sırasında yok olmuştur. Yakın olmaları sebebi ile o yüzyılda bazı Yahudi kolonileride Çifteler ve çevresine yerleşmişlerdir… Bozkır kime kalmış ki, onlara kalsın, rüzgar esmiş, onları da katmış götürmüş önüne…. Unutmadan ekleyim, öğrenince çok hoşuma gitti; yazarın görümcesi, o zamanlarda genç bir kız olan Raşel Benforma, doğup büyüdüğü ve yaşadığı Eskişehir için ‘Küçük Paris’ dermiş… Yanisi, bizim şeeer her zaman güzelmiş. Sağlıcakla kalın.

İlham İnan Dündar

dizi
logo
sivrihisar sehrengizi 1 - Kıran Harmanı