Makale ve Yazılar

Bizim Sokak

rota sivrihisar - Bizim Sokak

Bizim Sokak ve Ekmeğimiz

Adı yoktu sokağımızın. Amma, tenekeden bir levha vardı girişinde duvara çakılı. Üzerinde (90. sokak) yazan. Ancak bu numaranın işe yaradığını hiç zannetmiyorum. Zira herkes kasabada birisini hep (lâkabı) ile çağırır. Aslında, kasaba yedi göbek birbiri ile akrabadır bana sorarsanız. O nedenle yabancı kişiler hemen tanınır, evde işyerinde ve sokakta.

Sebebi nedendir bilemem? Ancak, bilebildiğim bir şey varsa o da, Sivrihisarlı son yıllara kadar yabandan ne kız almış ve ne de kız vermiş yabancı ’ya. Hatta, Yakup Kadri’nin (YABAN) adlı romanı bu nedenle kaleme alındığı söylenir durur. O nedenle olacak, bizim sokak adeta bir iki göbek hep birbiri ile akraba.

Bizim evin tam karşısında, anamın dayısı, hemen bitişiğinde ve keza onun da yanında diğer iki dayılarının evleri. Biraz daha ileri de amma olsun o da pek uzakta sayılmaz zaten. Sokak girişinde de Halise teyzemler oturmakta idiler. Ne güzel bir olay, acı gününde, tatlı gününde, birbirinin nefesini ve sıcaklığını duya duya akrabalarla bir arada olmak.

Sokağımızın diğer kişileri ise ayrı tat ve olgunlukta her biri. Fırıncı Atike sokağımızın sembolü sanki. Ta uzak mahallelerden gelirlerdi hep, dört kulplu (hamur dolu) tekne ile ekmek pişirtmek için. Mayalı ekmek ile pide ve haşhaşlının nefis kokusu yayılırdı daima bizim sokağa. O günler de konu komşuya taze ekmekten hediye vermek adetten idi. Ne güzel olay. Gönlü bol bereketi bol. Hani ya, biraz da, nefisler içine sinsin diye.

Halk ekmeğini ya evde yapar, yufka veya bazlama şeklinde veyahut ta mahalle fırınında pişirir mayalı ekmek şeklinde. Hani ya son senelerde, tepsi ekmeği de çıkmıştı. Onun yenişi de ayrıca zevkli idi. Fırıncı Kamil ustanın yeri biraz uzakta idi amma varsın olsun, yorgunluğa değerdi doğrusu.

Ekmek deyince hep aklıma fırıncı, Tataroğlu gelir. O ileri yaşına rağmen, akşama doğru satamadığı ekmekleri sol kolu üzerine altısını yedisini yan yana dizer, bağırırdı avazı çıktığı kadar. “Haydi altısı beş kuruşa beş kuruşa” diye. İnsanın havsalası almıyor şimdilerde.. Enflasyonun nerelere kadar geldiği bir gerçek olarak ortada altısı değil? Sadece ve sadece bir tanesi (ikiyüzelli bin lira) civarında. Yıl 1930’lardan 1999’lara geçişe bakınız! Düşününüz biran için.

Ekmek ana gıdamız hepimiz için. Ekmeğe o kadar düşkünüz ki makarnayı ve hatta pilavı bile ekmeksiz yiyemeyiz. Hani ya bulgurdan yapılan naneli, pastırmalı (göçe aşma) yufkaya dürerek yanında bir tas ayranla yemesine doyamayız bir türlü.

O yılların ekmek ustaları, Manikleri, Kara Mustafa’yı ve Bâki’yi ve Gıpık Ali’yi nasıl unutabilirim, onların uzun, bir kulaç boyundaki (çörek otlu- susamlı) Yumurtalı o güzelim ramazan pidelerini? Yanında bir domates bir biber veya az tulum peyniri kafi gelirdi karın doyurmak için. Veya isteyen helvacı Kara Şaban emmiye tahin ile mat’ı kardırır bakardı keyfine. Genellikle bu saydıklarım çarşı esnafının öğle yemeği yerine geçerdi. Aileler de ne bulursa yerlerdi evlerinde. Akşam olunca bütün aile fertleri toplanırdı sofra etrafında, rızıklarını paylaşmak için.

Yerli halk çarşıdan ekmek alıyorlar, diye acınırlardı ’’memurlar” için. Zamanla onlar da alışırlardı kasabanın giderine yoluna. Bizim sokak dedim de, Nasıl unutabilirim o caminin tam karşısına bakan; o geniş avluyu ve tavlasını. Sanki tarih gizlerdi buralarda.

Atatürk İstiklal mücadelesinde, Sivrihisar’a uğrayıp Zaim Zade Hacı Ali’nin evinde misafir kaldıklarında, kendisine refakat eden süvarilerin atlarının tamamı bu avluda istirahate sevk edilmişler. Bu yüksek duvarlı ev ise Hacı Ali’nin kardeşi Şefik Ağa’ya aitti. Sokaktan biraz ilerleyince, karadutlu ev, çorbanların Mustafa’nın evi. Dut toplarken boyanan gömleğim yüzünden, anamdan azar işittiğimi nasıl unutabilirim. Ve biraz daha gidince, Sıçan İbrahim’in ev ve koca kapılı Minnetlerin ev.

Hoca kızıgilin o geniş avludaki, taş yığınları arasında biten gül Fatmaları ve birkaç püsküllü mısır koçanı önünde resim çektiklerimi; Karapembe ananın o güzelim yayla peynirini. Sevilen ve sayılan cincilerin Sabri amcanın iş yerini Eskişehir’e taşıdığını.

Okumuş sınıfından dava vekili Kamil beyin, gece geç vakitlere kadar süren tatlı sohbetlerini, ve Sivrihisar medreselerinden mezun olduktan sonra İlmî yeteneğine, yetenek katmak için İstanbul darülfünunda on yıl icazet alarak gelen o nurani yüz ile beyaz güzel sakalı ile tatlı tebessümü ile Mustafa dayımızı;

Şahsi gayretleri ve mahallenin yardımı ile sokağımızın çıkışına çeşme yaptıran o müteşebbis insanı tapucu Ömer Efendi’yi; Elindeki ciğeri kediye kaptıran kambur Habib emmi’yi ve…

Resmi damgası yoktur diye kendi terazisini kıran, zabıta memuru Hüseyin Efendi’yi nasıl unutabilirim.

Zaman zaman hep hatırlarım, rahmetle yâd ederim hep o vakur, dürüst insanları. Girerler hep rüyalarıma. Sanki yeniden yaşarım o tatlı hatıraları.

Ya o komşularımızın birbirine karşı sevgi ve saygısına ne demeli? Sanki bir kalp idi, iyi ve kötü günlerinde kucaklayarak birbirlerinin sararlardı yaralarını beraberce.

Bir ailede ölüm mü zuhur etti? Birinin oğlu askere mi gidecek veya izinli mi geldi askerden, diğerinin kızı gelin mi olacak veya birinin bebeği dünyaya mı gelecek, hareket başlardı bizim sokak ta için, için. Hazırlıklar yapılır, tatlısı ile tuzlusu ile pişirilen yemekler taşınırdı o aileye akşam olunca. Kurulurdu sofralar dizi dizi.

Şimdilerde düşünüyorum da Apartman hayatı felç etti o güzel geleneklerimizi. Günlerce aynı dış kapıdan girip çıktığın ve hatta aynı asansörü paylaştığın kişiler burun, buruna geliyor da selamı bile esirgiyor sizden.

Bizim sokağın hepsi bu kadar mı? Sıçan İbram, Arab İmman, Dalı düşük Mısdava ve Alime ana ile Halol Âşa’yı nasıl unutabilirim. Hepsi kendi halinde, işinde gücünde, kimsenin iyisinde kötüsünde olmayan cana yakın insanlardı.

Ancak Halol Âşa’nın bir özelliği vardı. Kendisi çok yaşlı, oturduğu yerden pek kalkamayacak kadar bitkin olduğu söylenirse de, sokağı iyice kuşbakışı gören penceresinden, o gün sokaktan kimlerin gelip geçtiği veya ne getirip ne götürdüğünü ondan soracak olursanız, cevapta hiç yorulmazdı zannederim.

Ekmek deyince, ÇETELE tahtası aklıma geliverir birdenbire. Memur aileler ekmeklerini evlerinde yapmadıkları için olacak, ekseriyetle aylık abone olurlardı çarşıdaki ekmek fırınlarına. Günlük ekmek sarfı değiştiğine göre bu işin kaydı hesabı zor olurdu herhalde. Buna da çare bulmuştu pratik zekalı esnafımız. Verirlerdi fırıncılar memura bir çetele tahtası, her gün verilen ekmek kadar çetele yapılırdı tahta üzerine bıçakla. Ne şiş yanardı böylece ne de kebap. Ay sonu hesapları hep doğru çıkardı böylece.

***

Op. Dr. Mustafa Kılıçal

SEV yay. 2003

Add Comment

Click here to post a comment

dizi
logo
sivrihisar sehrengizi 1 - Bizim Sokak