Yunusemre

Yunus Emre’nin Tasavvuf Felsefesi

Yunus Emre Divanının sistematik tahlilinde, Mustafa Tatçı, Yunus Emre’nin divanındaki tasavvufi kavramları tek tek tespit eder, bunları başlıklar haline getirir ve bu kavramlara yüklenilen anlamların izahını yapar.

Bu noktada yazar ilk olarak Yunus’un divanında, Allah’ın varlığı ve birliği üzerinde durur. Yunus Emre, “Vücut birliği”ne inanan bir sûfî şair olarak, divanında Allah’ın varlığı ve birliği hakkında derin his ve fikirler ortaya koyar. O, “Bu dünyada dosttan artuk Yunus nesne sevemedi” diyerek, Allah’a inancını her şeyden evvel “aşk” temeline oturtur. Yunus, eserlerinde, mutlak varlığa teslimiyetiyle kendini Hakk’ın varlığında “ifnâ” eden bir mutasavvıf kimliğiyle görünür. Hatta o, sadece kendi varlığına değil, bütün varlıklara birlik zaviyesinden bakar. Bu görüş, düşünce tarihinde tevhit ve tehlilin sûfîler nazarında bir değerlendirmesi olarak karşımıza çıkar; çünkü bütün mutasavvıflar gibi Yunus’ta da esas olan “Kelime-i şahadet”tir. O, biraz da Türkçe duyarlılıkla Kelime-i şahadeti “Tanrı birdir Hak’dır Resûl” diye çevirir.

Yunus Emre’de, “iman-ı tahkiki” Allah’ı bilmek ve birlemekle başlar. .Allah’ı bir bilmeyen ve birliğine vâkıf olmayan kişi “imansız”dır. Yüce makamlara ulaşmak da, bir olan Allah’ı ikrar ile mümkündür. Gerçek dost Allah gönüllerdedir. Bu nedenle gönüller yapan kişi, Allah’a ulaşır. Yunus, dünyaya dava için değil gönülleri yapmaya gelir; çünkü dosta gidenin yol gönül içinden geçer, .Allah gönülde tecelli eder. Bu yönüyle Yunus’ta “Ka’be”ye de benzetilen gönül bir kutsiyet kazanır. Bununla birlikte o, Allah’ın birliği hususunda, gerek Esmâü’l-Hüsnâ’ya, gerekse Esmâü’l-Hüsnâ dışında Allah’a ait ne kadar isim, fiil ve sıfat varsa, bunlara tamamen “Vahdet-i Vücûd”çu bir anlayışla yaklaşır.

Yunus Emre, Kur’an ve sünneti temel almak kaydıyla, divanında Allah bahsinde ledünni görüşler de dile getirir. Onda zaman zaman rûhî tecellîlerin verdiği aşk mağlubiyetiyle, Hallâcvârî müşâhedelerin şatahât kabilinden sözlerle taştığı ve bir edâya da büründüğü göze çarpar. Ona göre, Allah, tek kudret ve hüküm sâhibidir. Doğmamış ve doğrulmamıştır. Eşi, ortağı ve benzeri yoktur. Yedi iklimi tutan tek padişahtır. Bu yönüyle Allah, “Mâlikü’l-Mülk”tür. Yeri ve göğü yaratan O’dur, heybet, azamet sahibidir. Ezel’de, a’mâda, başlangıçta yalnız O vardır ve peygamberler O’nda candır. Nûr hâlindeki zatını görmek isteyince, kendi zatından yarattığı “cevher”e nazar kılar. Böylece, zatında bulunan gizli sıfatlar zuhur etmeye başlar. Bu nedenle kâinattaki görünen sıfatlar, kendi sıfatlarıdır. Dolayısıyla, bütün varlık, kendi nuruyla kaplıdır. Fakat Hak, zatî nurunu sıfatlarıyla gizlediği için zatıyla değil, sıfatları ile bilinir. Bu noktada suretler, mutlak zatın gömlekleridir. Zatının birliğine mukabil, isim ve sıfatlarının çokluğu söz konusu olur. Dil ise onun niteliğini belirtemez zira Allah, bin-bir ad içinde görünür. Evvelde var olan yalnız Hak olduğu gibi, ahirde de sadece Hak var olacaktır. Başlangıçta Allah, “Kün” (ol) emriyle, bütün nesneleri yaratır ve hâlen yaratmaya devam eder. Ve ahir yine bu söz ile her şeyi yok eder. Evvel ve ahir, zahir ve bâtın O’dur.

Yunus’a göre Allah’ın Keremi boldur. Maddî ve manevî bütün rızıkları veren “Rezzâk”tır. Yerde, gökte hikmetleri sonsuzdur. Kadîm sıfatıyla, her varlığın ilkidir. Kullarını, kendisini bildirmek için var eder. Bu yüzden, varlığı “kulları” ile bilinir. Aslında Kul ile Hak, “Lâ-ta’ayyün” mertebesinde vahdet halindedir. Zira varlığın iç yüzü Hak, dış yüzü Halk’tır. Bu sebeple Yunus Emre, kulu, kadîm sıfatı nazarından Hak’la beraber görür. Esasen, insanın Tanrı’daki varlığı, kadîm hâlidir.

Lakin vücuda gelmeyince kimse Hakk’ı bilemez. Dost, didârını, vücuttan gösterir. Allah, âleme Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla tecelli eder. Zatî idrak ise ancak bu sıfatları anlamakla gerçekleşir. İnsan ise bu zatı dünyada idrak edebilir. Allah, dilediğine doğru yolu gösterir. Şeriki yoktur. Sıfatlarında, mutlak varlığı (zâtı) nın sırrı olduğu için sıfatlarının hakikati dile gelmez. Nutfeden Âdem yaratan, yumurtadan kuş türeten, kudret dilini söyleyen türlü türlü cünbüşler gösteren, Tevfik ve inayet kılan, varlığını ilim ile Kur’an’da izhar eden O’dur. Âlemde, bütün yaratılmışların gerçek dostudur. Kâinatta gördüğümüz her şey (çiçek ve kuş), kendi dilince, hoş avaz ile Hakk’ı zikreder. Günah ve hataları bağışlayan, insanları yarlıgayan odur. Yol varana, yol verir. Allah güzeldir. Cemâli (vechi) nin tertibi (sıfatı) dile gelmez. Ancak, cân dudağı O’nun fiillerinden tat (zevk) alabilir.

Yunus, Allah’ın acayip (şaşılacak) işlerinin mevcut olduğu kanaatindedir. Allah herkese sırrını vermez; sırrı anlamak için hak etmek gerekir. Hakk’ın kudretini kavramak için, insan, kendisine dönmeli, içine yönelmeli ve aslını anlamalıdır. Hakk’ın nuru, baştan ayağa değin insanı ihata etmiştir. Bu hususta şüpheye düşmemek gerekir.

İlahi nurun kendilerinde tecelli ettiğini bilenler, benliklerini Tanrı’ya teslim etmişlerdir. Bu noktada zaten her şey aslına dönecektir. Yunus, bu aslı cevher diye isimlendirir. Bu cevher ise Hak’tır. Allah, kullarına, kendilerinden daha yakındır. Gaflet ehli bunun farkında değildir. Âşıklar ise, kendilerine “şâh damarından daha yakın olan” Allah’ın varlığının şuurundadır. Lakin Allah, cemâlini sıfatlarıyla perdeler, gizler.

Yunus’a göre kudret sahibi Allah, emriyle, felekleri döndürür; ay ve güneşi devrettirir. İki cihanı kudret eliyle tutar. Hiç kimse onun izni olmadan bir adım atamaz. Dilerse yoktan var eder; toprağa can verir. Ebedî diri (Hayy) dir. Canlılar onun nefesiyle ömür sürebilir. Zatı, ummana; deryaya, denize benzer. Bu teşbihte zatî tecellinin ihata edici bir özelliği vardır. Zât ummanı karşısında, yaratılmış her şey ırmak veya katre gibidir; fakat ırmağın da, katrenin de aslı ummandır. Bu cihetle görünen bu eşya, zat nurundan bir zuhurdur.

Yunus’ta Cemali tecelli bazen güle benzetilir. Bu benzetmede, gülün latif görüntüsü, ferahlatıcı özelliği söz konusudur. Yine Allah’ın cemâli, dilber benzetmesiyle verilir. Tanrı’nın “dilber” sıfatıyla tavsifi, zatındaki güzelliğin eşya âleminde (sıfatlarıyla) tecellisindendir. Bunun içindir ki, âşık, madde âlemindeki güzelliklerden hareketle mutlak varlığa yol bulabilir; mecazdan hakikate geçebilir. Ne var ki, mecazi güzelliklerde takılıp kalan kişi, mecazi sevgiliden geçip hakikî sevgiliye dönemez.

Allah’ın inayeti ve rahmeti çoktur. Rahmeti göle benzer. Âdem’i dünyada bağışlar, aziz eder. Halil Peygamber’i Nemrut’un ateşinden korur. Yusuf’u kuyudan çıkarır. Eyüp’ün derdine derman olur, İsmail’i de Azad eder. Allah, günahları affedip, bağışlayan tek mağfiret sahibidir. Bütün ins ve cin, O’nun rahmetine sığınır. Öldüren de, dirilten de O’dur. Hz. İsa’yı babasız yaratır. Tur’da Mûsâ Peygamber’e kelâmıyla tecelli ederken yüzünü göstermez.

Kullar uyurken O uyanıktır. Sadece Hakk’a münacat edilir. Özellikle namaz ehli âdemler, padişahın dergâhından (Allah’ın huzurundan) mahrum dönmezler. Haşır günü hükmünü gösterecek, mahlûkatı yeniden diriltecektir. Hüküm sahibi oluşu ile âlemlerin “Kadısı”dır. Hükmü, celâlî tecellilerindendir.

Sübhân olan Allah, kulun tek sığınağıdır. Dervişler, Hak yoluna durmuş kişilerdir ve O’na yol bulmaya çalışırlar. Ölenlerin umudu Hak’tır. Düşeni kaldıran, birliğini bildiren, insanın içine aşk dolduran O’dur. Onun varlığı, bizatihi “aşk”tır. Âşık, maşukla beraber devran sürer. Muhammedî olmayan kişi dîdârı- onu göremez. Nefislerini hayvani makamlardan kurtaramayan insanlar, dost döşeğine (vahdet makamına) geçemez. Bu konuda Yunus Emre, “Dost döşeğine geçemez at u katır yahut deve” der.

Allah Kur’an’ı, gökten-kendi zatından yere indirir, kullarına “pîşrev” kılar. Ondan haber soran kişi “erenler gönlüne” girmelidir. Benliğini terk eden kul; kulken sultan olur. Bu husus, Yunus’ta “Ene’l-Hak” kavramıyla birlikte defalarca zikredilir. Hikmet bilen Hakk’ı bulur. Onun nuru âşıklara her dem nüzul eder. Nüzûl değmeyen kişi, Hakk’ın huzurundan kovulur, Cehennemî bir hayata düçâr olur.

Allah’ın buyruğunu, emrini tutup, yerine getirmek gerekir Hakk’ın rızasını kazanmak için bir hastaya varıp bir içim su vermek yeterlidir. Bu su, yarın kulların karşısına “Hak şarabı” olarak gelir. Yunus’un Hak şarabından maksadı, ilâhî aşk, feyzdir. Kulun, Hak tecellîsine mazhar olabilmesi için gönülden sivâyı çıkarması gerekir. Hakk’a yararlı kulun gözü “bir”i görür; kulağı “bir”i işitir; dili “bir”i söyler. Ma’şûk âlemde türlü şekil ve renklerle tecelli etmekle birlikte asılda birdir. Kesrette vahdeti gören Yunus, maşuka- Allah’a dost olmak için “yitmiş iki milletün ayağın öpmek” gerektiğine inanır Ona göre âşık ve maşûkun ayrı sıfatlar ve fiiller içinde değerlendirilmesi hatadır Hakk’ın tam mazharı ise, kâmil insandır. Yunus bu meâlde “aslum Hak’dur şek değül” der Âşıklar, dervişler, kâmil insanın yüzünden Hak cemâline mazhar olur Yunus, fena mertebelerini anlatırken de sık sık bu görüşünü dile getirir.

Yunus’un şiirlerinde erenler gönlünün dükkana benzetildiği beyitlerde, alış-veriş nesnelerinin, istiare yoluyla “marifet, ilm-i ledün” anlamında kullanıldığı görülür. Allah’ın marifeti, dükkâna benzetilen erenler gönlünden dervişlere neşredilir îsâ Peygamber, üzerinde yarım iğne bulunduğu için Allah’a yol bulamaz. Bu hâlde, dünyevî şeyler, insanı bu yoldan mahrum eder. Hak katında, “has”lardan olmak isteyen kişi, İbrahim Edhem gibi “terk” yolunu seçip, miskinliği tercih eder. Yunus’ta miskin kelimesi, fenâfillah anlamında kullanılır Allah, miskinleri bizzat kendi âlemine çeker Kendi varlığında yok eder Yunus, Hak varlığında yok olmayı, “Maşûkluğun hil’atini giymek” veya “Hak ile Hak olmak” ibareleriyle vecizleştirir.

Yunus’a göre okumaktan maksat, Hakk’ı bilmektir Ben dervişim deyip yalan dava kılanlar, “yarın Hak didârını” gözleriyle göremeyecektir Gece gündüz Hakk’ı isteyen kişi, O’nun her yerde hazır ve nâzır olduğunu bilmek için âşık olmak zorundadır Âşık, Elest’te, Elest’ten beri ve hatta ondan önce maşûkuna âşıktır. Allah’la olan kişinin işi ise daima “ihsân”dır.

Yunus Emre, dünyada, Allah’ın veçhini müşahede hususunda üç ayrı tip çizer: Bunlardan ilki dost yüzünü göreyim deyip, göremez, ikincisi; dost yüzünü görmesine rağmen ona vasıl olamaz, üçüncü tip dost yüzünü görür ve maşuka erer. Lakin bu kolay gerçekleşmez; çünkü Allah’ın cemâli, yetmiş yedi perdeyle perdelenmiştir. Bunların tamamını kaldırıp “Yakin” mertebelerini yaşayarak Cemâl müşahede edilebilir Allah aşkı, âşıkların bağrını yaralar. Bu aşk iledir ki, onun nuru gözlerden, adı dillerden gitmez. İlâhî âşığın gönlü Allah’ın arşıdır. Fonksiyonu yönüyle şaraba benzetilen ilahi aşkı, âşıklar Rableri’nin elinden içer Bu sebeple Yunus’ta olduğu gibi âşıkların kastettikleri “sâkî,” Allah’tır.

Yunus Emre, insandaki ruh ve diğer ilâhî kuvvetler için “Rahman çerisi” ilahi zat için de “ulu hece” ibaresini kullanır O, bu ibareyi dört kitapla birlikte ele alır Dört kitap remziyle kastedilen hakikat ise, sofilerin işaret ettikleri tevhit makamlarıdır İncil isimler tevhidine, Zebur fiiller tevhidine, Tevrat sıfatlar tevhidine, Kur’an ise zât tevhidine delalet eder. Yunus’un, ulu heceden maksadı. elif harfi olup, bu da, Kur’an’a, Allah’a, kısacası tevhide işarettir Kur’an, zât âleminden tecelli eden bir kitaptır. Yunus Emre, ise şiirleriyle, tevhit makamlarını tamamladığını belirtir.

Yunus, “Hak durağı gönülde/Âyâtı var Kur’an’da” beytiyle Allah’ı, kendisinde arar; çünkü beşerî benliği terk edenler, ilâhî benliği bulur Bu nedenle onun “Bir ben vardur bende benden içerü” dediği mısradaki ikinci ben “Hak”tır Bununla beraber dostu, içinde bulanlar, çoklukta tekliği görür Yunus, vücûd birliğine inanan bir mutasavvıf şairdir. O, ilâhî benliğin tam tecellisi olarak kamil insanı görür. Âdem’den asıl anlaşılması gereken de kâmil insandır Kâmil insin, mutlak tasarruf sahibidir Allah’ın ismi, fiil ve sıfatları onda toplanır. Yunus’a göre kâmil insan, Allah’ın sırrıdır Allah’ı yerde gökte, şurada burada aramak gereksizdir O, kâmil insanın gönlünde gizlidir. Allah, kendi nurunu kâmil insanın alnına yerleştirir. İnsana verilen tasarruf yetkisi o kadar yücedir ki, kendi hususiyetlerini anlatan bir kâmilin, Allah’ın diliyle konuştuğu görülür. Esasen bu makamda kul-sultan ikiliğinden de söz edilemez. Bu hâl, vahdet-i vücudun idrak edildiği en yüksek noktadır İşte Yunus, özellikle “benem” redifiyle biten şiirlerinde abd ile ma’bûdun birlik halini anlatır.

Yunus Emre’nin eserlerinde Allah’ın varlığı ve birliği bu şekilde ortaya konulduktan sonra Allah’ın, Resul’üyle olan münasebetine dikkat çekilir. Bu noktada Hz. Peygamber, ilâhî haberleri, Allah’ın Cebrail adlı tercümanı vasıtasıyla alır. O, Çalab’ın gönderdiği Burak’la Miraç’a çıkar ve Hakk’ın davetine icabet olur. Miraç’ta, perdesiz olarak Allah’la konuşur. Hz. Muhammed Hakk’ı bilir ve kendinde gördür. Çalab, Muhammed’in canını nûrdan yaratarak onu âlemlere rahmet olarak gönderir ve “Habibim” diye över. Allah, Muhammedî nûru yetmiş bin yıl önceden yaratır. Esasen yaratılan bu ilk nûr, zât-ı ulûhiyetin âşık olduğu kendi nûru (küntü kenz)dur. Esas olan Nûr-ı Muhammedî’dir. Hz. Peygamber, Allah’a ulaşmada bir vesile ve vâsıtadır. Yunus Emre’ye göre Nûr-ı Muhammedî, insanî hakikattir. Her varlığın özünde bu nur vardır. Yunus’a göre Allah; Muhammedî hakikat, kâmil insan, gönülde kavranabilecek ilâhî bir nurdur. Mekânsızlık âleminde gönülleri taht edinmiştir. Vücûd şehrindeki tahtın sahibi O’dur. Bütün varlık Hakk’ındır.

Mustafa Tatçı, Yunus Emre’de Allah’ın varlığını, birliğini, peygamberle münasebetini ortaya koyduktan sonra melekler bahsine geçer. Melekler, sema ehlidirler. Bulundukları âlem, melekût âlemidir. Melekût âlemi için “melekler mülkü” de denilir. Yunus’un Divân’ında, melekler için, meleğin çokluğu olan “melaike” kelimesi kullanıldığı gibi, “ferişteh” veya “firişteh” isimlerini de zikredilir. Latif olan ve nurdan yaratılan melekler, Yunus’un şiirinde iki ayrı zaviyeden ele alınır; birincisi, melekler âdeme baş indirir. Bu açıdan Âdem, yani kâmil insan meleklerden üstündür. İkincisi, melekler, insan ile Allah arasında özellikle de seyri sülük esnasında vâsıta olan nuranî güçlerdir. Böyle olunca da derviş, seyr-i afâkîye girip, feleklerde bulunan meleklerden dileklerde bulunabilir.

Doç. Dr. Cafer ŞEN
Eskişehir Valiliği, ESKİ-yeni Kültür dergisi – Mayıs 2012

Derviş, seyr-i âfâkîde âdemîlilikten çıkıp, yani varlık elbisesinden soyunup melekût âlemine geçebilir, melekleşebilir. Yunus’un “Âdemîlikten çıkam, uçam melekler mülküne” dediği mısrada bu fikir vardır. İnsan, yaratılış tertibi yönüyle meleklerin üzerindedir. Hatta, bu hususu kâmil insan yönüyle düşünülürse, “Yaradan’ın mülkünde” hep var olan bir varlıktır. Nefsi insan ise, kendisini tanıyıp melaik’ten yukarıyı (lâhûtî âlemi) seyran edemez.

Yunus’a göre, gökteki meleklerin her birisi bir cümbüştedir. Melekler zikir ehlidirler. İnsanlarla münasebetleri vardır. Hususiyetle zikir meclislerinde erenlerle birlikte zikrederler. Bu semâvî varlıklar da, dîv; perî ve ins gibi Hakk’ı severler. Huri ve melek, Hakk’ın huzurunda “hayran” dururlar.

Yunus Emre, dört büyük melekten de bahseder. Bu meleklerin, Cebrail, İsrafil, Mikail ve Azrail gibi meşhur isimleriyle anıldığını görülür. Bu meleklerle birlikte Yunus’un eserlerinde Kirâmen Kâtibin, Münker-Nekir, Hârût-Mârut meleklerinin ismi de geçer.

Mustafa Tatçı, Yunus’un eserlerinin sistematik tahlilinde meleklerden sonra kutsal kitapların Yunus’un eserlerindeki görünümüne geçer. Yunus’un Divân’ında dört semavî kitaptan da söz edilir. Ona göre her İlâhî kitap, manevî birer makama delâlet eder. Bu anlayış çerçevesinde, semavî kitaplar, kâmil insanın vücudundan ayrı değildir. Bunlar, yaşanan birer mertebeden ibarettir. Tevrat ve Zebur’un ismi Yunus’ta çok az zikredilmektedir. İncil, Ruhbanlar tarafından okunur. Gönül, seyir esnasında ruhban olup İncil okur. Ruhan’ın gönül için benzetme unsuru olması tamamen mücerrettir. Zira, gönül manen terakki veya tenezzül edebilir. Burada ruhban, gönlün tevhit makamlarını yaşarken konaklayacağı bir menzil olarak düşünülür. Fenâfillah makamlarını yaşayan salik kendi sırrını İncil’de ve Kur’an’da görür. Bu iki kitap, tevhidi esma ve tevhidi-i zata işarettir.

Yunus Emre’de, kalıplaşmış ve derin manalar yüklenmiş bir “dört kitap” terkibi mevcuttur. Dört kitapla, muhakkak Davud’a indirilen Zebur, Mûsâ’ya indirilen Tevrat, İsa’ya indirilen İncil ve Hz. Peygamber’e indirilen Kur’an (Furkan) söz konusudur. Fakat bu kitaplardan gaye, ledünnî ve manevîdir. Dört kitabın da kendi vücudunda olduğunu söyleyen Yunus bir makam (cem) a gelir. O, bütün kitapları yazanın ve Kur’an’da yazılanın kendisi olduğunu söyler. Bu noktada Kur’an insanın; insan Kur’an’ın hakikatidir:

Bahsi geçen bu dört kitap, tefsir okuyup, şerh etmekle anlaşılmaz. Hatta onları şerh etmek isteyenler, âsî de olabilirler. Aşktan mahrum olanlar bu dört kitabı anlayamaz. Bu kitaplar ancak aşk ile anlaşılabilir. Aşk hanendeleri dört kitabı okumadan aşkı tatmışlar, ezelden derslerini öğrenmişlerdir. Hakikatte bu kitapları anlamak zor değildir; varlıklara bir göz ile bakmak (tevhîd-i zâtî) düşmanda dostu, zehirde pan-zehiri görmek, hülasa çokluktaki tek nuru idrak etmek, dört kitabı bilmek demektir. Dervişleri sevmeyen gökten inen kitabı bin kez okuyup, hatmetse, Allah’ın cemâlini göremez. Dört kitabın manası bir elifte toplanır. Bu husus, “aşka gelince” idrak olunur. Elif’ten murat, zât-ı mutlak, yahut Kur’an’dır. Yunus bu harf için sembolik olarak “ulu hece” terkibini de kullanır. Esasen uzun okunan (medli) elif, dört sülük makamını da gösterir. Tevhid sırrı dört kitapta toplanır. Zatî tevhit ise, elifle anlatılır. Zahiren elif-be okumakla, elifin sırrına vakıf olmak mümkün değildir.

Âşık, dört kitabın manasının “bir elif”te toplandığına inanır. Bundan dolayı âşık “elif” der, başka bir şey -bâ- demez. Elif, tekliğin vahdetin remzidir. “Bâ”dan ve sair harflerden kastedilen ise, çokluktur.

Yunus Emre’ye göre, Kur’an-ı Kerim, gökten inen Allah buyruğu bir kitaptır. Âşıkların pîşrevi (mürşidi) dir. Hakk’ın varlığı -varlığın iç yüzü- Kur’an’da gizlidir. Gerçek ümmet, Kur’an yolundan sapmaz. Kur’an’dan ayrılıp, bid’atlar peşinden gitmez. Kur’an’da, Hakk’ın durağının “gönül” olduğu beyan edilir Âşıklar, Kur’an adına and içer ve “Ant içeren Kur’an’la” derler. İman ve Kur’an insana son menzilde yoldaş olur. Kur’an, âşığın gönlünde gizli sırlardan ibarettir. Âşıklar, Kur’an’ı, ma’şûk nakşından okur. Maşûk nakşı ile, Cem’e kadar kâmil insanın manevî yüzü, Cem’den sonra ise, çokluk âlemindeki tecelliler (eşya) kastedilir.

Vahdet telakkisi içinde, Kur’an’ı okuyan ve okunan Kur’an, ayrı şeyler değildir. Yunus bu görüşünü “Kur’an okuyan kendi, kendi Kur’an içinde” mısraıyla dile getirir. Gerçekte, kâmil insanın hüviyeti daimî bir vahdet haliyle açıklanabilir. Bu insan, ne zaman vücuda gelirse gelsin, O hep Üstatta Kur’an’dadır.

Yunus, daha yüksek bir ifade ile, “İncil ve Kur’an’ın kendisi olduğunu da söyler. Divân’da iki ayrı beyitte, sadece “kitap” ismiyle “aşk,” işaret edilir. Aşk kitabının sureleri, aşkın hallendir. Sureler (haller) gönülde yazılıdır. Gönül kitabından okuyanlar, ilâhî aşkı anlamışlardır.

Yunus’un eserlerinin sistematik tahlilinde meleklerden sonra peygamberlere geçilir. Yunus peygamberlerden umumî olarak “enbiya, nebi, canlar, haslar,” şeklinde bahseder. Gelmiş-geçmiş bütün peygamberlerin sayıları “yüz yirmi dört bin” dir. Peygamberler henüz yokken, Hz. Âdem yaratılmadan önce, Hz. Muhammed’in nuru vardır. Diğer peygamberler bu nurdan var edilmiş olduğu için Hz. Muhammed, “Peygamberler serveri’dir. Peygamberler, âlem yaratılmadan, canlar hâlinde mevcuttur. İlk yaratılan Peygamber Âdem’dir.

Muhammedi Nûr (Ahmed), Âdem atadan ben, veli, enbiya ve nebide görüle gelir. Allah’ın inayeti olmasa hiç bir peygamber şefaatçi olamaz. Didâr isteyenler, dünyayı bırakmadır. Velîler ve nebiler bunu öğütler. Peygamberler aşka giriftar olup gelir. Bütün yaratılanlar gibi enbiya da ölümlü olup, dünyada bâkî kalmayacaktır.

Yunus’un eserlerinde Âdem, Şit, İdris, Nuh, İbrahim, İsmail, Yakup, Yusuf, Eyüp, Mûsâ, İsa, Davud, Süleyman, Lokman, Hızır, İlyas. Yunus, Zekeriya, Cercis ve Hz. Muhammed gibi peygamberlerle ile alakalı beyitler geçer.

Mustafa Tatçı sistematik tahlilinde daha sonra ahiret ve ahiretle ilgili mefhumları arar. Bulduklarını ise şu başlıklarla verir: Ahiret, ahir-zaman, kıyamet, sûr, haşir, mahşer, mahşer günü, yarınki gün, terazi, sırât, amel defteri, cennet ve ilgili mefhumlar, cennet, tuba, kevser, huri kasr, köşk, rıdvân, iman, arasât, cehennem ve ilgili mefhumlar, cehennem, zebani, hayır ve şer, kaza ve kader Ahiret ile ilgili kavramlardan sonra ibadet ile alakalı kavramlar, ise kelime-i şahadet, namaz, kıyam, rüku’, sücut, mescit, mihrap, minber, minare, imam, müezzin, kıble, ezan, cemaat, seccade, tespih, dua, salavat, oruç, iftar, hac Kâbe, zekât başlıklarıyla görülür. Daha sonra Yunus’un eserlerinde ayetler ve hadisler de tespit edilir.

Yunus’un eserlerinde başka dinî kavramlar da görülür bunlar şunlardır: Miraç, sidretü’l-münteha, ferş-‘arş, burâk, ölüm-ölümsüzlük, cm, peri, dev, şeytân, şirk, haram ve helâl, günah, cürm, yazuk, günahkâr, gazâ ve gazi, şehit, nur, âb-ı hayat, mübarek geceler, kurban. Yunus’un eserlerindeki dini şahsiyetler ise; dört halife, Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Ehl-i Beyt, Bazı sahabeler; Hz. Hamza, Ca’fer-i Tayyâr, Selmân-Farisî, Üveys (Veyse’l-Karanî), Ashâb-ı Suffa’dır.

Yunus’un metinlerindeki dinlerle ilgili kavramlar ise şunlardır: Din-Diyanet, küfür, iman, mü’min, Müslüman, İslâm, ümmet, millet, mezheb, bid’at, fetva, kâfir, inkâr, münkir, münafık, âsi, fasık, müfsit, mürtet, kilise, deyr, nâkûs, haç, zünnâr, tersa, keşiş, ruhbân, put.

Mustafa Tatcı’nın Yunus’un eserlerinde tespit ettiği, Tasavvuf, Vahdet-i Vücûd ve Tevhid hakkındaki kavramlar ise şunlardır: Vahdet-kesret, mâsîvâ, tecellî, cemâl, dîdâr, nişân-bî-nişân, pinhân, nihân, sır (esrar), gönül (kalb, yürek)…

Gönül ile ilgili benzetmeler: Ka’be, sırça, kadeh, meyhane, gök, arşç, kuş, su, ummân (deniz), tûr, taş, mum, kışf, leylâ, garîb, kılavuz, kul, ihtiyar, dervîş, başlu (yaralı), sayrı, şikeste (sınuk), sarây, taht, sultanı, mülk, kal’a, seyrangâh, ev, dükkân, hücre, virane, hazine, şehr (şâr), bağ, varak, kitap, levh, kara (renk), cemaat, eğlence, hayran, rûşen, perişan, derde esir, dermânde, Âbid, zâhid, âsi, muti, şâdî, giryân, kış, zemheri, bostan, katre, câhil, câlinûs, Lokman, div, peri, sultan-ı ins-ü cinn, gedâ, fagfûr, hakan, günahkâr, Rıdvan, Ruhban, Mûsâ, Firavun, hâmân, İsa, gümrâh, Cebrail, divan, Kur’an.

Aşk ile ilgili benzetmeler: Ev, bâzâr, bağ, külhan, şehir, il, burc, cevher, hazine, ma’den, zencîr (selâsil), urgan, şem’, od, deniz, umman (bahr), mevc, su, yağmur, kılıç, ok, külüng, çadır, kuş, kanat, tuzak, devlet, sultan, çeri, kılavuz, yoldaş, serheng, derd, cefâ, derman, yara, hastalık, güneş, felek, evvel baharı. ağu, tat, şarap, süçi, câm (badya)-piyale, meyhâne, bezm, şerbet, şehîd, hân (sofra), turfanda, sergüzeşt, kitap, divan, sebak, imam, müderris, Süleyman, ulu nazar, ulu hil’ât, ton, elbise, etek, kuşak, cübbe ve irfan renk, meta’, kazan, körük, ceng, gözgü, dâr, can, iman, din, kurban, niheng, şîr-gîr, hak, ‘anasır-ı erba’a, kendini bilmek.

Can ile ilgili benzetmeler: Kurbân, şükrâne, kuş, tuzak, yoldaş, balık, deniz, esîr, mahbûs, savaş alanı, sultân, hâkim, sermâye, genç, kân, ev, çerâg, kandil, külhan. şehir (il), Yûsuf, Mûsâ, mansûr; emânet, ‘aşk, âşık, hasta, vücûd (ten, cism, beden), Vücûd ile ilgili benzetmeler, şehir, dükkân, bina, mülk, zindan, kafes, kuyu, kal’a, bahr, tekne, gemi, dağ, kovan, at, merkeb, cübbe, gömlek, kefen, akıl (ög). Nefs, nefisle ilgili benzetmeler: Koç, it, ejderha, yılan, kuş, ciğer, kan, küt, il, düşman, çeri, leşker, tuzak, kal’a, ruh.

Yunus eserlerinde bezm-i ezel, teferrüc, devr gibi kavramlarla da yaratılış üzerinde durur. Onun eserlerindeki dört kapı, (Şeriat, tarikat, marifet, hakikat), seyr ü sülük, yakîn, fena makamları, müşahede, terk, sabır, nazar, nâz-niyâz, münacat, sekr-sahv, riyâzet, sıdk, ihsan, velâyet, zühd, keramet, keşif, kanaat, şükür, gayret, selâmet, telvin, mücahede, tasarruf, hicap, rıza, inayet, fakr, himmet, ma’nâ, halvet, hâl, onsekiz bin âlem, can gözü, can kulağı, can dudağı, havf- recâ, iki cihan, melâmet, hayran, yetmiş iki millet, rüya, nefes, tevekkül, hikmet, ene’l-hak, hâl dili, ihlâs, ubudiyet, tecrîd-tefrîd, tövbe, firâk-vuslat, dünya, muhabbetullah, gibi kavramlar tasavvufî mertebeleri gösterir.

Mustafa Tatçı, Yunus’un eserlerinde tarikatla ilgili olarak, mürşid, derviş, tâlib, mürid, sâlik, vâsıl, pîr, baba, dergâh, tekke, zaviye, irşat, ikrar, zikir, sema, hırka-palâs, fereci, abâ, cübbe, palheng, asâ, destâr, tâc, gülbenk, meydan, mahfil, icâzet-berât gibi kavramları tespit eder.

Yûnus’un eserlerinde geçen bazı mutasavvıflar ise şunlardır: Hallâc-ı Mansûr, İbrâhîm Edhem, Cüneyd-i Bağdadî, Bâyezîd-ı Bestâmî, Ma’rûf-ı Kerhî, Şiblî, Necmüddin-i Kübra, Abdürrezzâk, Mevlânâ Celâlüddin-i Rûmî, Ahmed Fakıh, Tapduk Emre, Barak Baba-Sarı Saltuk, Seydî Balum, Geyikli Baba’dır.
Mustafa Tatcı’nın tespitine göre Yunus’taki bazı tasavvufî tipler şunlardır: İnsan-ı kâmil, ricâlü’l-gayb, evliya, er, eren, arif, yâran, rind, garip, âgâh, aşina, muhakkik, avam, hâs, hassü’l-has, miskin, ahî, âbid, fakîh, hoca, âşık. Âşık ile ilgili benzetmeler ise şunlardır: Irmak, kuru ağaç, taze cüvan, bülbül, koyun, kurban, bahrî, arslan, nahçîr, pervâne, serhoş. mest, esrük, delü, dîvâne, bî-çâre, hasta, dertlü, sayru, müflis, kul, cevherî, bezirgan, gavvâs, garîb, ümmîc. pûl, gubâr, tâc, zerre, başı top, Muhammed’in Çerâğı, kul, küntü kenzç, bahadır, esir, İsa, Musa, Cercis, Hz. Ömer, Mecnun, Leylâ, Hüsrev, Mansur, İbrâhim Edhem, Bayezid, faki, zâhid, müftî, âlim, dânişmend, ışık, ayyâr, hacı, âkil, gâfil, müderris, cahil, müddei.

Ahlaki ve gayr-ı ahlâkî unsurlar olarak Yunus’ta Cömertlik, tevazu, fazl, söz söyleme adabı, kibir (sâlûsluk), cimrilik, buhl, haset, yalancılık, gammazlık, kıyl u kâl, tûl-i emel, uzun endişe, riya, tama, hırs, heva, zina, buğz, adavet, ayıp gözetmek, fesatlık, izzet, haram, gümrah olmak, gönül yıkmak gibi davranışlar tespit edilir.

widget logo - Yunus Emre’nin Tasavvuf Felsefesi
sivrihisar sehrengizi 1 - Yunus Emre’nin Tasavvuf Felsefesi