inanç

Gören Göz Değil

Gören Göz Değil

İnsan görür, gördüğüne göre yaşar. Beş duyu organlarımızdan birisi ruhumuzun penceresi ve kalbimizin dünyaya açılan nur süzmesi aydınlığı olan gözümüz hayatla bizi bağlayan en önemli bir organımızdır.

Gözümüz hayatımızın her anına nüfuz eden bir organdır. Ruhumuzun penceresidir. Ruh, maneviyatımızı temsil eder. Ruhumuzu besleyen yani maneviyatımızı besleyip huzur ve dingin bir hayat yaşamamızı sağlayan gözümüzdür.

Ruhumuz gördükleri, duydukları, hissettikleri ile beslenir. His ve duyma, görme olmadan tam gerçekleşemez. Ne kadar his edersek edelim ve duyarsak duyalım hissimizi ve duyduklarımızı görme ile pekiştiremezsek ruhumuz tam bir beslenme ve tatmin olmayı gerçekleştiremez.

Gözümüz kalbimizin dünyaya açılan aydınlık dünyamızdır. Duygularımızı ve bilgilerimizi yönlendiren kalbimizdir. Kalbimiz de aynı şekilde duyma ve görme ile hisseder ve öğrenir, böylece hayatını idame ettirecek kararları alır.

Ruh maneviyatımız ne kadar dingin olursa hayatımızdan o kadar zevk alırız. Kalbimiz de duyduğu ve gördüklerinden ne kadar güzel şeyler hissederse o nispette başarıyı sağlayacak karalar alır.

Evet, her şey dönüyor dolaşıyor görmeye, göz duyu organımıza geliyor. Maneviyatımızı ve kalbimizi besleyen gözümüzün de kendisini beslediği kaynaklar vardır. Eğer gözümüzü sevgi, iyi niyet, hikmet, basiret gibi güzel hasletlerle beslersek güzel görürüz ve hayattan lezzet alırız. Eğer kalbimizi ve ruhumuzu haset, hırs, kıskançlık gibi kötü karakterler ile beslersek her gördüğümüzü kötü görürüz. Mesut AKDAĞ

goren goz ruh - Gören Göz Değil

İNSAN GÖZLEMCİ OLARAK YARATILDI

İnsan temaşa ile görevlendirilmiştir; kâinatı temaşa onun vazifeleri arasındadır. Başka canlılarda olmayan bu kapasitenin bilimsel karşılığı vardır. Holografik evrende bir cismin üç boyutlu görüntüsü vardır ve lazerle bakıldığında görülebilir. Hologram içerisinde bilgi salınım, titreşim, frekans ve dalga olarak kaydedilir.

Kuantum dinamiğinden kâinata baktığımızda, her zaman holografik bir evrende olduğumuzu görürüz. Bilgisayar ve nanoteknoloji kullanılarak, tanıdığımız bir kişi üç boyutlu görüntüsüyle odamıza gelebilmektedir. Gelen görüntü konuşmakta, soru sorulduğunda cevap verebilmektedir.

Günlük pratik hayata henüz geçmemiş olsa da, bu deneysel olarak gerçekleştirilmektedir. Bu deneyde kişi fiziken başka yerde olmasına rağmen ses ve görüntüsüyle üç boyutlu olarak bir yerden başka bir yere nakledilmektedir. Kuantum dinamiği ve atom-altı parçacık fiziğinin gelişmesinin sonucunda bütün bunlar gerçekleştirilmektedir. Kâinattın her yerinde dolaşan atom-altı parçacıklarla enerji ve bilgi transferi gerçekleştirilmektedir. Atom bombası, nükleer enerji gibi sonuçlar bu atomaltı parçacıkların hareketlerinin bilinmesinden sonra ortaya çıkmıştır.

CERN deneyinde “Kayıp X” parçacığı aranmaktadır. Bulunduğu takdirde, kayıp halkaya ulaşılacağı ve böylece yaratılışın sırrının bulunulacağı düşünülmektedir. Bu parçacık fiziği içerisinde değerlendirildiğinde insanın kâinatta gözlemci olarak temaşa görevi için yaratıldığı görülür. İnsanoğlu hiçbir canlının göremediği maddî dünyada kendi sanal gerçekliğini oluşturur.

SONUÇTAN SEBEBE GEÇİŞ

Bediüzzaman, insanın makamlarından birinin huzur ve hitap makamı olduğunu söyler ve eserden müessire geçişi şu sözleriyle özetler: “Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi sanatının mucizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.”

Onun bu sözleri sonuçtan sebebe geçişi anlatır. Bir eserin niçin yaratıldığı sorulduktan sonra o esere tesir eden araştırılır ve sebepten sonuca geçilir. Sebep-sonuç ilişkisini araştırmak, insanın beynindeki zihinsel kodlardan biridir ve insanın dışında hiçbir canlıda yoktur.

Eserden müessire giderken Allah’ın Hakim ismi tecelli eder. İnsana verilen huzur ve hitap makamında iman tecelli eder; yani bu makamda insan, iman ve marifet ile karşılık verir. Allah’ı görmediği halde akıl yürütme yöntemlerini kullanarak eserden müessire geçer.

Mesela bir kitaba baktığımızda yazarını görmeyiz, ama kitabın tasarımına, kalitesine bakarak yazarın özellikleri anlaşılabilir. İçindeki bilgilerin mahiyetine göre matematik, fizik, sosyoloji gibi hangi konuda yazdıysa büyük bir ilminin olduğu kabul edilerek müessire ulaşılır. Fizik kitabının içindeki hayret verici bilgiler, o eseri yazan fizik hocasına hayranlığı arttırır. O kitap bir eserse, kitabı yazan da müessirdir. Kâinat kitabına baktığımızda da içinde ağaç, kuş, çiçek, elma, portakal gibi hayranlıkla seyrettiğimiz sayısız eser görürüz. Her kitabın bir müessiri olduğuna göre, kâinat kitabının da yaratanı olan Allah’a ulaşırız.

Eserlerini seyrederek, düşünerek, tefekkür ederek kendisine ulaştığımız yer temaşa makamıdır. Cenab-ı Hakkı tanıyarak ona ulaşmaya marifet denir ve ancak imanla gerçekleşir. Bediüzzaman, kendini göstermeyen birine, yani gayba imanı akıl yürütme ile bulma yöntemini geliştirmiştir.

TEMAŞA METODU: MÂNÂ-YI HARFİ

Ünlü romancı Tolstoy’un bir eserini okurken eserindeki hikâyesine, kurgusuna, tasvirlerine, kahramanları için yaptığı psikolojik tahlillerine hayran kalıp, tefekkür gücünü, sanatını ve yaptığı edebiyatı takdir ederiz. Bu ünlü yazarın eserinin önemini anlayan insanın, bu kâinata bakıp bir kuşun uçmasını, sivrisineğin hareketini, örümceğin davranışını görüp de bunların müesserini düşünmemesi mümkün mü? Tolstoy’un eserine hayranlık duyan bir insanın akılsız bir sineğin olağanüstü uçuş tekniklerini seyredip de onun Yaratıcısına hayranlık duymaması büyük bir körlük ve gaflettir.

Bu noktada akla gelen soru şudur: Tolstoy’un eserine hayranlık duyan biri nasıl olur da bir sineğe bakıp Allah’ı hatırlamaz? Bu sorunun cevabı; Bediüzzaman’ın bakışıyla kâinattaki eserlere bakılmadığı içindir. Said Nursî, mânâ-yı ismi ve mânâ-yı harfi kavramlarıyla evreni gözlemleme metodolojisi getirmiştir. Mânâ-yı ismi ile bir sineğe bakıldığında hareketleri, güzel özellikleri kendisindenmiş gibi algılanır, Yaratıcısıyla bağlantı kurulmaz, kendi başına var olmuş gibi kabul edilir. Mânâ-yı harfiyle bakıldığında, kişi sineğin üzerinde görülen özelliklerin kendisinden değil, bir Yaratıcı tarafından verildiğini görür. O Yaratıcının sanatını, ilmini, iradesini, hikmetini tanır. Böylece müessiri görür ve onunla bağlantı kurar.

İnsan kâinatı temaşa ederken Yaratıcısıyla bağlantı kurduğunda bütün eserin sahibine karşı hakkını vermiş olur ve bu yaptığı tefekkür de ibadet hükmüne geçer. Tolstoy’un eserini okuyan biri yazarını hiç düşünmeden onunla bağlantı kurmadan, onun yeteneklerini göz ardı ederek kitabı bitirse, eserin sahibine karşı saygısızlık yapmış olur. Hiç kimse Tolstoy’un adını yok ederek eserlerini satamaz. Çünkü telif hakkı vardır ve yazarına aittir. Başkasının alıp onu kullanması hukuka aykırıdır.

İnsanlıkta hukuka aykırı olan bir davranış, kâinat gibi mükemmel bir eserin sahibine karşı da hukuka aykırı olmaz mı? Allah da kâinatı yaratmış, eserlerine mührünü koymuş, tescillerini yaptırmıştır. Kelamıyla ve peygamberleriyle bu kâinat eserinin kendisine ait olduğunu söylemiş, ama imtihan gereği kendini göstermemiştir.

Kâinata mânâ-yı ismiyle değil de mânâ-yı harfiyle bakıldığında eserden müessire geçilir. Sonuçtan sebebe ve dolayısıyla sebepleri var edene geçilir. Aksi halde sadece sonuçla uğraşılır, sebep görülmediği için yanılma payı yükselir.

Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Doktor hastasının yarasını tedavi ederken sadece ilaç sürüp o bölgeyi iyileştirir, ama o yaranın sebebini araştırmaz. Film çektirme, kan tahlili gibi araştırmaları yaptırmadan sadece ilaç sürmesi o hastalığın neden çıktığının, nüksetmesinin sebeplerinin öğrenilmemesi anlamına gelir. Sonuçtan sebebe giderken, mesela bir beyin hastalığında filmler çekilir, her şey incelenir, daha sonra ilaç verilir. Belki bu araştırmalar yapılmadan doktor aynı ilacı ilk başta da verebilir ama sebepten sonucu gidilmesi ve kesin bilgi için bu aşamalardan geçilir. Çünkü bilim bunu gerektirir.

Bazı hastaların, “Doktor bana yüzlerce tetkik yaptırdı, filmler çektirdi, masraf ettirdi, sonuçta bana ufacık bir ilaç verdi. Baştan bana o ilacı verseydi” şeklinde itirazları olur. İlaç verilir, iyileşmezse ileri tetkik için üniversite hastanesine gönderilir. Fakülte hastanesinde on binde bir ihtimal dahi düşünülerek hasta taramadan geçirilir. Taramaların sonucunda teşhis konur ve tedavi yapılır. Eserden müessire gidilir. Bu uygulama bilimsel tedavi metodudur.

Bediüzzaman’ın tavsiye ettiği kâinatı temaşa yöntemi de bu bilimsel tedavi metoduna benzer. Esere bakarak müessir, fiile bakarak fail görülür. Kâinata bu gözle bakarak Yaratıcıyı bulması sağlanır. Bediüzzaman varoluşla nedensellik ilişkisini kurarak kendi sübjektif paradigmasını oluşturmuştur. Tahkiki imanda bir yöntem geliştirmiştir. Nevzat Tarhan

***

Add Comment

Click here to post a comment

dizi
logo
sivrihisar sehrengizi 1 - Gören Göz Değil