inanç

Mülk ve Melekut

mulk melekut - Mülk ve Melekut

Eşyanın Mülk ve Melekut Cihetleri

Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, (sebepler) esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.

Perdedar-ı dest-i kudret = Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu halde ilk bakışta çirkin gibi görünen hadiselerde ilahi kudreti gizleyen perde.

Sebepler bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedaniyedir; (hiçbir şeye muhtaç olmayan, kudret sahibi) çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

AÇIKLAMA

Eşya ve hadiselere iki nazarla bakılır: Birincisi: Allah’ın İzzet ve Azameti açısından. İkincisi: Tevhid ve Celal açısından…

Birinci bakışa avam bakışı da denebilir. Bu nazar işin ve hadisenin hakikat cihetine intikal etmediğinden, orda çirkin ve Allah’ın Rahmetinin kemaline uygun olmayan bazı hâletler görür. Dolayısıyla kendi nazarında ki Allah’ın azamet ve izzetine gölge düşmemesi için sebepler yaratılmış ki, o zat zahirdeki çirkin ve şerleri sebeplere verebilsin…

İkinci bakışta da tevhid ve celal devreye girer. Zira yaratma konusunda hiç bir sebebin müdahalesi yoktur. Her şey doğrudan doğruya bizzat Cenab-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudretiyle vücut bulur.

İşte birinci nazarla sebepler zahiren şer ve çirkin görünen hadiselere perde olurken, ikinci nazarla, belki o sebeplere icat konusunda bir pay verip hataya düşebilirler diye karşılarına tevhid ve celal çıkar der; sebeplerin hiç bir müessiriyeti yoktur; hayır ve şer her şeyi Allah yaratır.

Mesela; zahir nazarda ruhları alan Azrail (A.S) ‘dır. Çünkü ölüm görünüşte güzel değildir. Ancak hakikat nazarında ruhları alan Allah’tır. Çünkü ölümün perde arkası güzeldir. 1

***

Kudret melekûtiyet-i eşyaya taalluk eder. Evet, kâinatın ayine gibi iki yüzü var. Biri mülk ciheti ki, âyinenin renkli yüzüne benzer. Diğeri melekûtiyet ciheti ki, âyinenin parlak, şeffaf yüzüne benzer. Her şeyin içine (batını) melekût, dışına (zahiri) mülk denir.

Mülk ciheti ise, zıtların yeridir. Güzel-çirkin, hayır-şer, küçük-büyük, ağır-kolay gibi emirlerin olduğu yerdir. İşte, şunun içindir ki, Sâni-i Zülcelâl, esbab-ı zâhirîyi tasarrufât-ı kudretine perde etmiştir ta, dest-i kudret, zahir akla göre hasis ve nâlâyık emirlerle bizzat temas etmesi görünmesin. Çünkü azamet ve izzet öyle ister. Fakat o vesait ve esbaba hakikî tesir vermemiştir. Çünkü vahdet-i ehadiyet öyle ister.

Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde parlaktır, temizdir. Teşahhusatın renkleri, muzahrafatları ona karışmaz. O cihet, vasıtasız, kendi Hâlıkına müteveccihtir. Onda terettüb-ü esbab, teselsül-ü ilel yoktur. Ona illiyet, mâlûliyet giremez. Eğri büğrüsü yoktur. Mâniler müdahale edemezler. Zerre, şemse kardeş olur.

Elhasıl, o kudret hem basittir, hem nâ-mütenâhidir, hem zatîdir. Mahalli taallûk-u kudret ise, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Öyle ise, o kudretin dairesinde, büyük küçüğe karşı tekebbürü yok; cemaat ferde karşı rüçhanı olamaz; küll, cüz’e nispeten, kudrete karşı fazla nazlanamaz.” Bediüzzaman, Allah’ın kudretini anlatabilmek için ayna örneğini kullanmıştır.

Aynanın iki yüzü vardır, biri renkli yüzü, sırla kaplı tarafıdır. Aynanın mülk yüzü de denilen bu sırlı yüzüne bazı görüntüler gelir, o görüntüyü başka tarafa yansıtır ve görüntüyü değiştirebilir. Renkli yüzü kırmızı ise görüntüyü kırmızı yansıtır, eğri büğrü ise görüntüyü çarpıtarak farklı gösterir.

Çünkü aynanın sırlı yüzü kendinden bir şeyler katar. Aynanın diğer yüzü ise parlak kısmıdır, cam olan taraftır. Her şeyi olduğu gibi geçirir, değiştirmez, yansıtmaz.

Eşyanın da ayna gibi iki yüzü vardır: mülk ve melekût. Mülk yüzünde zıtlar beraberdir. İyilikle kötülük, güzellikle çirkinlik, küçük büyük beraber bulunur. Allah mülk yüzünde sebepleri kudrete perde yapmıştır.

Mülk âleminde, kudretin yasalarla sınırlandırılması vardır. Sebepler vasıtasıyla evrensel bilgi gelir. O bilgiyi de insan kendinde bir şeyler katarak yorumlar ve öyle nakleder. Kudretin çiçekte yansımasında da perde vardır, direkt tecelli etmez.

Yani kudret mülk yüzünde şekil değiştirerek kendini gösterir. Mesela kitap yazan biri bütün ilmi, ilhamı sahiplenirse kudreti örtmüş olur. Kitap yazması Yaratıcının isteği dışında bir şey değildir. O istemeseydi yapamazdı, ama kendinden bir şeyler kattığı için kişiye ait görünüyor. “Ben yazdım” dediği an o enerjiyi, yapma gücünü, hayatı verene karşı haksızlık yapmış olur.

Bu nedenle insan şeffafsa eğer iyi şeyler yaptığında “Bunu Allah yaptırdı,” kötü veya yanlış bir şey yaparsa “Benim mizacım nedeniyle şeffaflık yapamadım, hakikati bulandırarak yansıttım” demelidir.

Ehlullah, en üst hakikat makamında tam şeffaf olurlar, peygamberler gibi hakikati perdesiz yansıtırlar.

Melekût cihetinde her şey parlaktır, temizdir. Başka şeylerin süprüntüleri ona karışmaz. Her şey Yaratıcıya vasıtasız yönelir. Sebepler, nedensellik yoktur. Melekûtiyet cihetinde bilgiler olduğu gibi aktarılır. Melekût, ruh âleminde, mana âleminde, bilgi âleminde şeffaflık ve kudret olduğu gibi yansır. Melekûtiyet = ‘bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati’ demektir.

Yaratılış enerjisi melekût âleminde olduğu gibi işler. Aynanın şeffaf yüzü gibi kudret oradan hiçbir şeye takılmadan vasıtasız, lekesiz, isyansız geçer. Bediüzzaman “Bu yüzde büyük küçüğe karşı tekebbürü yok; cemaat ferde karşı rüçhanı olamaz; küll, cüze nispeten, kudrete karşı fazla nazlanamaz” der.

Bu söz, kuantum dinamiğine göre holografik evrende en küçük parçanın en büyük parçaya benzerliğine de işaret eder. Holografik evrende küçük parça ile büyük parça birdir. Güçlü, basit, zor yoktur; hepsi aynıdır. Aynı anda hepsi vardır ve aynı anda enerji hareket halindedir. 2

***

Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamı

BİRİNCİ LEM’A

Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:

Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.

İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, herbir ilan üstünde mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır” der. İşte, şu halde her bir şey o zatı manen gösterir.

Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.

Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.”

İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Sözde, o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz.

Birinci nükte içinde bir ihtar: Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellallarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar.

Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, ta umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

Demek esbab vaz edilmiş, ta aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, her şeyin bir mülk ciheti var ki, ayinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri melekût’tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer.

Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvalara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i manevi rivayet ediliyor ki:

Hazret-i Azrail Aleyhisselam, Cenâb-ı Hakka demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, küsecekler.”

Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım – ta şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”

İşte, bak: Nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail Aleyhisselam ‘ın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlahiye ye bir perdedir.

Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden. 3

Not: İnsan tekamül için dünyaya gelmiştir. Ulvi manaları taşıyan kelimeler atılır bunların yerine basit manalılar konursa, LİSAN gibi İnsanı da basitleştirmiş oluruz. Bakınız >

***

1- https://sorularlarisale.com
2- Prof. Dr. N. TARHAN
3- D.İ.B – SÖZLER – R.N.K

Add Comment

Click here to post a comment

dizi
logo
sivrihisar sehrengizi 1 - Mülk ve Melekut